bisiklet kesin olmadığı için kırmızı rugan ayakkabı hüznüm var ama hadi bakalım...
23 Şubat 2010 Salı
:))) :(((
bisiklet kesin olmadığı için kırmızı rugan ayakkabı hüznüm var ama hadi bakalım...
12 Şubat 2010 Cuma
nefret geldi sanırsam :))

Her yer kırmızı, şehir kalp kusuyor...
5 Şubat 2010 Cuma
Söndür tek nefeste; iyi ki doğdun....
28 yıl...
Hiç az değil...
Çok da değil sanki...
Arada kalmışlık yaşadığım..
Büyüdüm mü yoksa hala çocuk muyum...
Cevabını bilmediğim...
Geçen yıllara inanamadığım...
Sanki daha dündü lise mezuniyetim...
Üniversiteden mezun olup çalışmaya başlayalı 4 sene olmuş halbuki...
Çok şey olmuş, çok şey yaşanmış...
Kazandıklarım olmuş, değerlerim, sımsıkı sarıldıklarım, hep olsun istediklerim ...
Şaşkınlıklarım olmuş, inanamadıklarım, kaybettiklerim olmuş...
Güvendiğim dağlara kar yağmış...
Dost bildiklerim hayalkırıklığım olmuş...
Aşık olmuşum sonra bir bakmışım bana kalan koca bir yalan olmuş...
Hayalkırıklıklarım da, aslında yalan olanlar da ders olmuş kalmış...
Öğrenmiş miyim? Dilerim...
Geriye dönüp baktığımda keşkesinden iyikisine çok şey hayatım...
Ve bildiğim; daha hiçbir şey görmediğim...
Gücüm yaşananlarda, sertleşen kabuğumda...
Sonsuz inancım var yarına, son nefesime kadar hep olsun istediğim...
Olmazsa zaten yaşam durur dediğim...
İyisiyle kötüsüyle 28 yıl, hepsi bugünkü bana bir şeyler taşıyan...
Ve kendime not;
İyi ki doğmuşum... Artım eksim nedir bilmiyorum ama tek bir insanın yüzünde gülümsemeyse adım yaşam amacımdır, tamamlamışım...
3 Şubat 2010 Çarşamba
işte öyle bir şey...
22 Ocak 2010 Cuma
Bir varmış bir yokmuş...
Çok değil en fazla bir, bir buçuk yıl önce aynı yerde can veren, aldığı ekmekler sepetinden dağılan, muhtemelen kapıcı olan, geciktiği için kahvaltı sofrasında kuvvetle muhtemel kendisine küfür eden insanların bu acı ölümü öğrendiklerinde kendilerinden nefret ettiği fikriyatını kafamdan atamadığım gibi bu da mı silinmeyecek?
Güne böyle başlamak böyle sonlandırmak ya da hayatı... Balmumcu'da dümdüz yolda, gidiş geliş ayrı, her biri geniş, üstelik trafik ışıkları varken... Biri bana burada can vereceksin dese; hadi canım derim herhalde...
Giden gitti... Dilerim doymuştur yaşama... Dilerim iyikileri keşkelerini bertaraf etmiştir...
Çarpan... Adli cezası ne kadar olur bilmiyorum ama sekizde sekiz kusurlu olan giden dahi olsa -öyle mi bilmiyorum ama- vicdan insanın en büyük mahkemesi...
Bilemedim...
20 Ocak 2010 Çarşamba
Hayattan ne öğrendim?
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim…
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı
olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu
öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını
öğrendim.
MEVLANA değil Can Dündar
13 Ocak 2010 Çarşamba
Biz ne ara bu kadar zenginleştik...
10 Ocak 2010 Pazar
Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?
Hayatına dokunabilmek birinin, değiştirebilmek, dokunduğunu güzelleştirebilmek, dahil etmek akıp gidene tam da hayatın en içine sokmak, korkularını yerle bir etmesine el vermek, var bilmek birini, birini görmek, duymak en çok da anlamak...Başka dilde aşk’ı izledim bu akşam... Yalnız... Son dönemlerde izlediğim en güzel türk filmiydi... Babam ve Oğlum gibi Issız Adam gibi izleyenin cümleleriyle seyircisi artacak olan filmlerdendi... Sakin, sade, olabildiğine açık, net...

Mert Fırat’ı ayakta alkışlıyorum, hani bir yerde konuşsa nasıl yani dedirtecek kadar gerçekti film o kadar sağırdı, oynanmışlık değil yaşanmışlıktı Mert Fırat’ın Onur’u... Lale Mansur; kendisini birkaç yıl önce Profilo Alışveriş Merkezinde görüp öylece kalakaldığım anda bana sıcacık gülümseyişi ve selam verişiyle bu kadını beğenmek ve takdir etmekte ne kadar haklıymışım hissiyatım yaptığı her işte biraz daha artmıştır bu akşam da bu duruma bir örnektir... Saadet Işıl Aksoy, Tuğrul Tülek, Şebnem Köstem ve diğerleri... Elinize, emeğinize sağlık...
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Yaşadıklarım beni eve kapatsa, ben yazsam buruşturup atsam yazdıklarımı, kimsenin haberi olmadığını sansam sonra bir gün kapım çalsa bir defter olsa buruşturup attıklarım, tutsa elimden kaldırsa, hayata götürse, yeniden başlatsa beni hayata... Benim hayatımın sahnesi olsa bu an ve gözlerim dolsa izlerken, birine dokunmak, var bilmek, hadi demek bu olsa... Ne antidepresanlar ne başka bir şey tüm terapi aslında bu özen olsa...

Aslında yazsam tüm sahneleri aslında şu da olsa bu da olsa desem...
O kadar çok ki... Ama izleyemeyip de okuyan olursa ayıp olmasın, hiçbir kelime yetmez anlatmaya ama yine de bilerek gitmek istemezdim ben bu filme...
Sadece şunu eklemek isterim ki; Zeynep ve Onur’un mekan birliğinde ağlamaları, Onur’un Zeynep’in hıçkırıklarını duyamayışı bence Türk sinema tarihine değil, sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir sahnedir...
Vallahi haddim ya da değil; gidin, izleyin :))
4 Ocak 2010 Pazartesi
her güzel şeyin bir sonu var...
Sanki sömestr tatilindeymişim de yarın okul açılıyormuş gibi hissediyorum... Çok uzun zamandır ilk defa iki gün üst üste log on bile olmadığım anlar yaşadım ki bu cümleyi kurmak bile şaka mı yahu dedirtmeye yetecek cinsten... Dolayısıyla bu üç günün bitmiş olmasına, bu gerçekle yüzleşme durumuna şiddetle karşı çıkıyorum ama neye yarar... Bir de şu "seneye nasıl girersen öyle gider" mottosunu kaldırsak artık çünkü fazla yalan... Zira ben bildim bileli seneye tatil olarak giriyoruz ama sonrası hiç öyle olmuyor...