23 Şubat 2010 Salı

:))) :(((

mutluyum
mutlusun
mutlu

çocukken giydiğim kırmızı rugan ayakkabı sevinci sanki...

ihih...

güncelleme notu :P 25.02.2010

kırmızı rugan ayakkabılarımdan vazgeçtim karnem iyi gelirse bisiklet sözü var :)

bisiklet kesin olmadığı için kırmızı rugan ayakkabı hüznüm var ama hadi bakalım...

12 Şubat 2010 Cuma

nefret geldi sanırsam :))


Her yer kırmızı, şehir kalp kusuyor...
E-mail adresime gelen sevgililer günü maillerinden ve
14 Şubat planlarına dair telefonuma düşen milyonlarca mesajdan
sı-kıl-dım...
Tarih 15 Şubat olsa da kurtulsak...
Dinimiz amin...

Karikatür: Piyale Madra

5 Şubat 2010 Cuma

Söndür tek nefeste; iyi ki doğdun....


28 yıl...
Hiç az değil...
Çok da değil sanki...
Arada kalmışlık yaşadığım..
Büyüdüm mü yoksa hala çocuk muyum...
Cevabını bilmediğim...
Geçen yıllara inanamadığım...
Sanki daha dündü lise mezuniyetim...
Üniversiteden mezun olup çalışmaya başlayalı 4 sene olmuş halbuki...
Çok şey olmuş, çok şey yaşanmış...
Kazandıklarım olmuş, değerlerim, sımsıkı sarıldıklarım, hep olsun istediklerim ...
Şaşkınlıklarım olmuş, inanamadıklarım, kaybettiklerim olmuş...
Güvendiğim dağlara kar yağmış...
Dost bildiklerim hayalkırıklığım olmuş...
Aşık olmuşum sonra bir bakmışım bana kalan koca bir yalan olmuş...
Hayalkırıklıklarım da, aslında yalan olanlar da ders olmuş kalmış...
Öğrenmiş miyim? Dilerim...
Geriye dönüp baktığımda keşkesinden iyikisine çok şey hayatım...
Ve bildiğim; daha hiçbir şey görmediğim...
Gücüm yaşananlarda, sertleşen kabuğumda...
Sonsuz inancım var yarına, son nefesime kadar hep olsun istediğim...
Olmazsa zaten yaşam durur dediğim...
İyisiyle kötüsüyle 28 yıl, hepsi bugünkü bana bir şeyler taşıyan...
Ve kendime not;
İyi ki doğmuşum... Artım eksim nedir bilmiyorum ama tek bir insanın yüzünde gülümsemeyse adım yaşam amacımdır, tamamlamışım...

3 Şubat 2010 Çarşamba

işte öyle bir şey...

bir yere
"nefret ediyorum"
yazmam gerekiyordu
burayı
seçtim

birinden ya da bir şeyden değil topyekün her şeyden...

22 Ocak 2010 Cuma

Bir varmış bir yokmuş...

Sabah hava buz gibiyken ben bir taksi bulduğuma şükredip sıcak sıcak müşteriye giderken Balmumcu ışıklarda can veren adamın buz gibi taşta yatan bedenini nasıl unutabilirim?

Çok değil en fazla bir, bir buçuk yıl önce aynı yerde can veren, aldığı ekmekler sepetinden dağılan, muhtemelen kapıcı olan, geciktiği için kahvaltı sofrasında kuvvetle muhtemel kendisine küfür eden insanların bu acı ölümü öğrendiklerinde kendilerinden nefret ettiği fikriyatını kafamdan atamadığım gibi bu da mı silinmeyecek?

Güne böyle başlamak böyle sonlandırmak ya da hayatı... Balmumcu'da dümdüz yolda, gidiş geliş ayrı, her biri geniş, üstelik trafik ışıkları varken... Biri bana burada can vereceksin dese; hadi canım derim herhalde...

Giden gitti... Dilerim doymuştur yaşama... Dilerim iyikileri keşkelerini bertaraf etmiştir...

Çarpan... Adli cezası ne kadar olur bilmiyorum ama sekizde sekiz kusurlu olan giden dahi olsa -öyle mi bilmiyorum ama- vicdan insanın en büyük mahkemesi...

Bilemedim...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Hayattan ne öğrendim?

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.


Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.


Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim…


İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.


Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı
olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.


İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.


Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.


Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.


Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…


Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…


Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.


Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.


Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu
öğrendim.


Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…

Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.


Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını

öğrendim.


MEVLANA değil Can Dündar

13 Ocak 2010 Çarşamba

Biz ne ara bu kadar zenginleştik...

Sıcacık yuvamıza aldığımız afili :) koltuk sebebiyle bizi bugünlere getiren, çoğu zaman hakkında "yaşlandı bu artık değiştirelim" imalarında bulunduğum emektarlarımıza yol göründü... Cuma akşamı gelen afiliye yer açmak için ben bizzat kendim itip kakmak sureti ile emektarları bir köşeye dayadım, sonra afili geldi, getiren amcalara "siz emektarları alır mısınız" dedim "yok biz almayız, biz ne yapalım bunları" dediler. "Peki aşağıya indirir misiniz ihtiyacı olan biri alır" dedim "buna kimin ihtiyacı olur" dediler ay dedim çıkın evimden, ben bulurum alacak biri; büyük konuşmuşum :P Ertesi gün ki günlerden Cumartesi olur önce sanal bir araştırma yaptım; 2. el eşya alan daha doğrusu aldığını söyleyen milyon tane telefon numarası çevirdim; hepsi pek bir tarz web sayfalarında aman da yerinde, değerinde ikinci el eşya alınır yazıyorlar ama sanmayın ki alıyorlar; koca bir yalan neymiş efendim 3-5 yıllık eşyayı alıyorlarmış, fazlasını napacaklarmış, bizim emekterlar kaç yıllıkmış; birincisi kaç yıllık olduğunu bilmiyorum ikincisi biz nerede yaşıyoruz Norveç, İsveç falan da ben mi bilmiyorum; 3-5 yılda bir koltuk takımı mı değiştirilir yahu, ben 27 yaşındayım annemin şimdiye kadar sahip olduğu koltuk takımı sayısı üçtür, bir kere de kaplattığını düşünürsek hadi dört diyelim... Biz mi fakirmişiz yoksa ülke mi zengin çözemedim... Ve pek tabiiki yuh dedim "sitenizde belirtin o zaman bunu; hem siz yorulmayın hem biz" dedim sitemimi de ettim :) Sonra dedim ki internet minternet yalan çık dışarı, yüzyüze iletişim :) ama ne fayda nolur dediğim bir adam "antika değilse ben almam" dedi nolur dediğim başka bir adam "kullanılacak gibi mi" dedi "daha düne kadar ben kullanıyordum şaka mı yapıyorsunuz" dedim yoldan 3-5 eskici çevirdim, eve çıktık, koltuklara bakıp "bunlar bana gelmez" deyip çekip gittiler. Bir tanesi de demedi ki ya bu bizim işimize yaramaz ama en azından aşağı indirelim alan olursa alır... İnsanlık ölmüş anacığım :) Velhasıl-ı kelam ayaklarıma kara sular indi, kimse emekterlarımızı almadı ta ki kahraman kapıcımıza kadar, ne varsa kapıcıda var valla. Adam cengaver gibi hem bir başına taşıdı hem de aldı emektarları; kendisi mi kullanır ihtiyacı olan (böyle biri olduğundan şüpheliyim artık) birine mi verir, parçalar sobada (belki zenginleşen yurdumda artık sobalı ev de yoktur :P) mı yakar ne yapar bilmem... Ama bu yazıyı asla okumayacağını bilsem de kendisine derinden bir teşekkürü borç bilirim :)

10 Ocak 2010 Pazar

Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Hayatına dokunabilmek birinin, değiştirebilmek, dokunduğunu güzelleştirebilmek, dahil etmek akıp gidene tam da hayatın en içine sokmak, korkularını yerle bir etmesine el vermek, var bilmek birini, birini görmek, duymak en çok da anlamak...

Hiçkimse görmek istemeyen bir insandan daha kör duymak istemeyen bir insandan daha sağır olamaz çünkü...

Ve insan aslında gördüğünde, duyduğunda, dokunduğunda insandır... Ne çok zamanda unuttuğumuz insan olduğumuzu... Ne çok zamanda kendimizi ve sahip olduklarımızı aslında olağan bulup değer bilmediğimiz... Bizim sıradanımıza sahip olmayanı eksik bilip ötelediğimiz... Ama orada da bir yaşam var demediğimiz...

Başka dilde aşk’ı izledim bu akşam... Yalnız... Son dönemlerde izlediğim en güzel türk filmiydi... Babam ve Oğlum gibi Issız Adam gibi izleyenin cümleleriyle seyircisi artacak olan filmlerdendi... Sakin, sade, olabildiğine açık, net...


Mert Fırat’ı ayakta alkışlıyorum, hani bir yerde konuşsa nasıl yani dedirtecek kadar gerçekti film o kadar sağırdı, oynanmışlık değil yaşanmışlıktı Mert Fırat’ın Onur’u... Lale Mansur; kendisini birkaç yıl önce Profilo Alışveriş Merkezinde görüp öylece kalakaldığım anda bana sıcacık gülümseyişi ve selam verişiyle bu kadını beğenmek ve takdir etmekte ne kadar haklıymışım hissiyatım yaptığı her işte biraz daha artmıştır bu akşam da bu duruma bir örnektir... Saadet Işıl Aksoy, Tuğrul Tülek, Şebnem Köstem ve diğerleri... Elinize, emeğinize sağlık...

Mor ve Ötesi; Ayıp Olmaz mı... Sanki bu film için yazılmış, bu kadar yakışmış... Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara???

İzlemediyseniz haddim değil tavsiye etmek ama yine de izleyin yahu...
Biri kapımı çalsa “Ceketimi burada unutmuş olabilir miyim” dese ve başlasa film... Yine öyle bitse... O ceket hep bende kalsa... Gittiğini sandığımda kapı çalsa...

Biri doğumgünümde ben duyamıyorum diye -duymuyorum diye değil duyamıyorum diye- bir video hazırlasa ben gözlerim dolu dolu izlesem herkes iyiki doğdun dese sonra sevgilim Louis Aragon’dan başlasa;
Sana büyük bir sır söyleyeceğim; Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sonra ben elimi cebime atsam bir kağıt çıkartsam ve o kağıtta yazsa aynı dizeler; tıpkı 4 ana renkten birini ve tuttuğu rakamı bildiğim gibi ve bildiği gibi tuttuğum rakamı ve 4 ana renkten birini, aynı şiiri hediye etsek birbirimize...

Yaşadıklarım beni eve kapatsa, ben yazsam buruşturup atsam yazdıklarımı, kimsenin haberi olmadığını sansam sonra bir gün kapım çalsa bir defter olsa buruşturup attıklarım, tutsa elimden kaldırsa, hayata götürse, yeniden başlatsa beni hayata... Benim hayatımın sahnesi olsa bu an ve gözlerim dolsa izlerken, birine dokunmak, var bilmek, hadi demek bu olsa... Ne antidepresanlar ne başka bir şey tüm terapi aslında bu özen olsa...


Aslında yazsam tüm sahneleri aslında şu da olsa bu da olsa desem...

O kadar çok ki... Ama izleyemeyip de okuyan olursa ayıp olmasın, hiçbir kelime yetmez anlatmaya ama yine de bilerek gitmek istemezdim ben bu filme...

Sadece şunu eklemek isterim ki; Zeynep ve Onur’un mekan birliğinde ağlamaları, Onur’un Zeynep’in hıçkırıklarını duyamayışı bence Türk sinema tarihine değil, sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir sahnedir...

Vallahi haddim ya da değil; gidin, izleyin :))

4 Ocak 2010 Pazartesi

her güzel şeyin bir sonu var...

Sanki sömestr tatilindeymişim de yarın okul açılıyormuş gibi hissediyorum... Çok uzun zamandır ilk defa iki gün üst üste log on bile olmadığım anlar yaşadım ki bu cümleyi kurmak bile şaka mı yahu dedirtmeye yetecek cinsten... Dolayısıyla bu üç günün bitmiş olmasına, bu gerçekle yüzleşme durumuna şiddetle karşı çıkıyorum ama neye yarar... Bir de şu "seneye nasıl girersen öyle gider" mottosunu kaldırsak artık çünkü fazla yalan... Zira ben bildim bileli seneye tatil olarak giriyoruz ama sonrası hiç öyle olmuyor...

Güzel bir üç gündü; özleyeceğim :P Sevdiğim insanlarla birlikte sakin sakin yeni yıla hoşgeldin dedim, ertesi gün aynı insanlarla yılbaşı gecesinden daha keyifli bir kahvaltı ettim, İstanbul'u şenlendiren yeğenlerimi gördüm, senelerdir istemekten usanmadığım ama bir türlü sahip olamadığım, konuşmanın ötesine geçemediğim koltuk edinme akiyonunu gerçekleştirdim hala eve gelmiş değil ama Cumartesi günü inşallah :) Hollanda transferimiz müthiş insan Ozan'la bir gece kahve eşliğinde bir gece de değişmez mekan Old English'de hasret giderdik...


Okul zamanı her kar yağdığında Habertürk'ü izleyip işte ya işte sonunda bizim okul da tatil cümlesini kurmak için heyecanlanır dururduk şimdi belki aynı haber okul adı ile değil de şirket adı ile geçer; iş yok, elinize sıcacık çaylarınızı alın, kıvrılın koltuklarınıza miskinlik yapın haberi geçer mi... Hayal mi kuruyorum...


Bitmese iyiydi şu tatil...