Danışman milleti alışkındır yersiz yurtsuz olmaya, çalışma ortamının herhangi bir yer olmasına, aidiyet duygusu yoktur, karakterinde olmadıkça aidiyet duygusu pek de sıkıntı yaşamaz. Önemli olan notebook ve erişimdir danışman için. Notebook u ve erişimi olduktan sonra her yer ofistir. Yoktur yani öyle bir masam olsun üstünde kalemliğim sevdiklerimin fotoğraflarının olduğu çerçeveler, duvarda bir pano renkli raptiyelerle tutuşturulmuş notlar, bir dolap öğleden sonra acıkmalarında atıştırmak üzere abur cubur depolanacak bir alan gibi beklentiler... Böyle şeylere yer yoktur danışman milletinin hayatında...
Müşteriye gidersin, sana çalışman için bir yer gösterirler, yadırgama hakkın yoktur, orası uygun görülmüşse orasıdır, kış günü eldivenle klavye kullanmak zorunda kalman da önemli değildir, çalıştığın odadaki fare kapanının gerçekten bir gün işe yarayacak olması, senin sandalyeler üzerine çıkman da ya da dakikanız para deme lüksünü hadsizliğini hatta taşıyan çok sevgili müşterilerinin kendi ofislerinde bağlantı problemi yaşayıp tüm günü boş boş geçirmen de sorgulayabileceğin bir şey değildir örneğin.
Bununla birlikte alışkındır danışman milleti çok da fazla sorgulamaz müşteri prosedürlerini velhasıl gelip geçicidir her süreç, proje bazlı çalışmak böyle bir şeydir. Kalıcılık yoktur, anlıktır her şey, kimilerinin gerçek hayatlarına da yansır ki pek de tasvip etmediğimizdir özünde güzeldir çünkü bir takım aidiyetler.
Mayıs başından bu yana sonrası belli olmayan dahası belli olmayan bir süreçteyim; başlangıcında olmayan sonrasında alınan bir kararın uygulaması ile açık ofiste insan içinde çalışırken bugün yaklaşık 3 haftadır ofis dışarısında ikiye bölünmüş bir toplantı odasının küçücük daracık bir kısmında önümde iki notebook la çalışmaktayım, bir birinden bir birinden... Ve anlıyorum ki insanlar F tipi ceza evlerine boşuna karşı çıkmıyormuş... Yalnızlaştırılmak, sosyal ortamdan koparılmak aslında özünde her şeyin gelip geçici olduğu bir mesleği yapan danışmana bile ters gelebiliyormuş... Şirket uygulamaları; güvenlik sebebi ile kesinlikle ofis içerisine girmememiz girmemem gerekiyor(muş). Bununla birlikte yolun başında 2x dosyaya erişim hakkım varken şimdi ne oldu da x/2 dosyaya erişim hakkım kaldığını da anlayamıyorum, falan filan... Asla kişisel algılamıyorum ama şunu da sormadan edemiyorum madem böyle bir kaygın var baştan yap ne yapacaksan. Bir de şu sorgulamam mevcut tabii ki biz ki ne çok şirketin confidential tabir edilen ne çok şeylerini biliyoruz ki bu bizler için ahlaktır, mesleğe saygıdır, güven, itibar meselesidir dolayısıyla bizdedir, az biraz birlikte çalıştığın insanlara güveneceksin. Az biraz o birlikte çalıştığın insanlar kendilerini senden hissedecekler ki yaptıkları işten keyif alsınlar...
Algılamakta zorlandığım şeyler var hayatta, kişiselimdekilerle uğraşıp uğraşıp en sonunda amaaannn diyorum, hani Feri’yi tanıyanlar bilir Feri’nin suskunluğundan korkmak gerekir çünkü susmak Feri için vazgeçtiğinin, artık bir şeylerin olmayacağına inandığının göstergesidir, boşa kürek çekme hallerinden yorulma belirtisidir.
İşle ilgili hele ki karşı tarafla ilgili anlaşılmazlıkları sorgulama cesaretine bile girmiyorum...
07 Temmuz 2008 Pazartesi
30 Haziran 2008 Pazartesi
musicovery...

Böyle müthiş hizmetlere bayılıyorum :) http://www.musicovery.com/ u tıklıyorsunuz register oluyorsunuz sonra jazz, gospel, blues, metal, rock, vocal pop, pop, disco, funk, r&b, rap, electro, latino, classical, soundtrack, world, reggae, soul arasından istediğiniz müzik tarzını belirleyip bir de Dark, Energetic, Positive, Calm seçenekleri arasından ruhsal durumunuzu belirliyorsunuz önünüze çıkan ağdan istediğiniz tarzda tam da hissettiğiniz şekilde müzik dinlemeye başlıyorsunuz.
Bilgisayarlarınızdaki mp3 lerden sıkıldıysanız işte çözüm :) ben çok sevdim, siz de deneyin ;)
29 Haziran 2008 Pazar
Ve uğraşmak anlamsız
Yüzündeki yabancı
Her geçen saniye bana daha yabancı
Ve böyle olmasın bildiğim gibi kal sen
Her geçen saniye daha da zorlaşmasın
...... mecburduk hep uzaktan bakmaya
çok yorgunum ben ,
eski bir saat gibi ...
hırpalandım istanbul gibi ...
oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya ...
öyleyim ....
28 Haziran 2008 Cumartesi
Devam... ama çookkk kısaca...
Heyecan devam ediyor, bilginize diye bitirmişim bir önceki postu ama yine ara vermiş yine yazmamışım :)
Özetle denizotobüsüne yetişme halleri sonrasında tansiyonu tarif edilemez yükseklikteki Hırvatistan maçı müthiş bir deniz keyfi -deniz analarına rağmen- haftalar sonra patates kızartması, magnummm, hala inanamadığım bir adaya çok ama çok diye nitelendirdiğim mekan olarak kusursuz tanz -bar desem bar değil öyle büyük öyle güzel bir yer- kabus gibi danslarıyla bizi hem şok eden hem de çok güldüren Avşa gençliği, gece karanlığında kumsal keyfi, deniz bisikleti her şeyi ve her şeyi ile benim ve yanımdaki herkesin ruhuna iyi gelen kısacık bir Avşa kaçamağı...
Her hafta sonunu değerlendirsek böyle, ne dersiniz?
25 Haziran 2008 Çarşamba
Bu kadar heyecan...
Pazartesiden bu yana yazacağım yazacağım bir türlü yazamadım zaten benim böyle yapacağım yapacağım bir türlü yapamadım listem o kadar uzun ki neyse bu başka bir konu kendime acımasızlıklarım yazı dizisinin bir parçası...
Her dakikası birbirinden keyifli müthiş bir hafta sonu, küçücük kısacık bir Avşa kaçamağından bahsediyorum sevgili okur ;) Nam-ı bizimklan sevgili arkadaşlarımla geçen süper bir iki gün...
Geçtiğine hatta bizim oraya gidebildiğimize bile hala inanmakta güçlük çektiğim...
Neden mi? Çünkü....
Tarihler 20 Haziran 2008 Cuma gününü gösterirken bendeniz gayet normal bir biçimde saat 18:00’de işten çıktım ve Akmerkez’in önünden Yenikapı’ya gitmek üzere taxiye bindim zira daha 1 saat 45 dk vardı ve benim Akmerkez’den Yenikapı’ya yetişememe gibi bir kaygım yoktu taaa kiii kendimi o korkunç trafiğin içinde ilk 20 dk boyunca Akmerkez’i görür bir halde bulana kadar buna bir de bindiğim taxinin şoförünün dünyanın en kötümser adamı olduğunu eklersek sanırım durumumu anlatmak için ekstra bir çabaya gerek yok. Neyse velhasıl ben gıcık taxi şoförüne siz iyisi mi beni metro girişine bırakın ben taximden devam edeyim dedim adamın canına minnet benden sonra taxisine binen zavallı insana da yalnız değilsin kardeşim ben de geçtim bu yollardan cümlelerimi iletiyorum. Neyse ben elimde bir sürü bilet sorumluluk duygusu koştur koştur metroya bindim zaman su gibi akıp giderken saat 19:00’da Taxim’deydim. Taxim metrosunun merdivenleri bendeniz ufacık tefecik Feri’ye bana mısın demedi elimde notebook (ayrılmaz parçam) artı bir de çanta ve tabiî ki kol çantam koştur koştur kendimi meydanda buldum ve gördüğüm ilk taxiye bindim nefes nefese bu sefer bindiğim taxinin şoförü de sanırım dünyanın en iyi adamıydı. Kurduğum ilk cümle 19:45 yenikapıya yetişmem lazıııımmmm, taxi şoförü 16 kere yetişiriz hanımefendi siz rahat olun, ben ohhh beee... ama hiç mi hiç gerçekçi olmadı bu tahmin velhasıl trafik yine aynı trafik hem Cuma hem iş çıkışı hem Türkiye-Hırvatistan maçı var hem herkes Avşa’ya gidiyor :) benim telefonlarım sürekli çalıyor bir biri bir diğeri sürekli ama sürekli bir Ece bir Nuray ben hep aynı replik şurda şurdayım yetişmeye çalışıyorum, kredi kartı numaranı ver biz alabilicez sanırım biletleri, tamam söylüyorum, yok ya alamıyormuşuz. Ya sen biletleri açığa aldır başka bir hafta sonu gidelim, hayır ya iptal ettirmeyeceğim, yetişirim diye düşünüyorum diyalogları ve tıkanmış bir trafik ben Eminönündeyim, umutsuzum, sadece kendim olsam siz gidin ben gelmiyorum diyeceğim halde elimde onca insanın bileti varken sırf sorumluluk duygusundan çırpınıyorum, çırpınıyor taxi şoförü ve iyimser taxi şoföründen tokat gibi bir cümle Eminönü ışıklardayız yetişemeyeceğiz sanırım ve ben çöktüm çünkü taxi şoförü umutlandıkça umutlanmıştım ben de, inanmıştım... yıkıldım... trafik durur, biz dururuz... yanımızda bir motorsiklet... taxinin camını açan bir taxi şoförü ve duyduğum cümleler; “19.45 deniz otobüsüne yetişecek, götürür müsün?” bana bakan kask içersinde zar zor seçilen gözler ve “götürürüm” cümlesi... ben şok içersinde taxi şoförünün hadi in hemen bin cümlesine karşılık ama ama tanımıyoruuummm derken taxi şoförünün çabuuukkkk demesi benim ama para ne kadar olmaz siz telefon numaramı alın ben size parayı getireceğim 0 533 bla bla bla... notebook, ben, kol çantam ve elimdeki diğer çanta ile ben hiççç tanımadığım bir çocuğun motorunda İstanbul’un sahil şeridinde tıkanan trafikte rüzgar gibi esiyoruz... Şaka gibi ama ben böyle bir şey yaptım sevgili okur hiç tanımadığım bir çocuğun motoruna bindim, hayatımda ikinci kez motora bindim, ilk binişimde kaskım dizliğim kolluğum her şeyim vardı ve elimde ne bir notebook ne bir çanta hiçbir şey yoktu bu sefer beni koruyacak hiçbir şey yokken üstüne üstlük beni ve önümdeki çocuğu tehlikeye atacak dengemizi bozacak bir sürü alet edevatla inanılmaz bir hız ve yol yordam bilmez hallerde kaldırım araba araları falan filan şeklinde normal şartlarda motor kazasında arkadaşını kaybettiğinden motorlara tepkili bir Ferihan’ken A2 ehliyet sahibi mi olsam düşüncelerinde bir motorun üstündeyim ve önümde hiç tanımadığım hala tanımadığım bir çocuk. Saat kaç bilmiyorum, belki deniz otobüsü kaçtı hiçbir fikrim yok, iki telefonumun ikisi de titremekte muhtemelen birinden Nuray birinden Ece arıyor. Ben iniyorum motordan milyonlarca kez teşekkür ederek hayatımın en hızlı koşusunu yapıyor ve kendimi iskelemizde Avşa yolcusu kalmasın son çağrı anonsları içerisinde nefes nefese içeri atıyorum karşımda 8 kişi Feriiiiii çığlıkları atıyor, Rıdvan biliyordum biliyordum yetişeceğini biliyordum işte Secret hallerinde :) aman Allahım Feri burada ama Ece yok, nasıl yani Ecesiz olmaz, çok uğraştı o kesin gelmeli diye oradan oraya koşturan bir Nuray, herkes ayrı bir film yani... Velhasıl mutlu son, bizimklan eksiksiz Avşa’ya gidiyor, şaka gibi ama gidiyoruz :)
Offf çok uzun oldu ben bu yazıyı bölüm bölüm yayınlayayım en iyisi yoksa bu kadar uzun bir yazı okunmaz...
Heyecan devam ediyor yalnız, bilginize :)
Her dakikası birbirinden keyifli müthiş bir hafta sonu, küçücük kısacık bir Avşa kaçamağından bahsediyorum sevgili okur ;) Nam-ı bizimklan sevgili arkadaşlarımla geçen süper bir iki gün...
Geçtiğine hatta bizim oraya gidebildiğimize bile hala inanmakta güçlük çektiğim...
Neden mi? Çünkü....
Tarihler 20 Haziran 2008 Cuma gününü gösterirken bendeniz gayet normal bir biçimde saat 18:00’de işten çıktım ve Akmerkez’in önünden Yenikapı’ya gitmek üzere taxiye bindim zira daha 1 saat 45 dk vardı ve benim Akmerkez’den Yenikapı’ya yetişememe gibi bir kaygım yoktu taaa kiii kendimi o korkunç trafiğin içinde ilk 20 dk boyunca Akmerkez’i görür bir halde bulana kadar buna bir de bindiğim taxinin şoförünün dünyanın en kötümser adamı olduğunu eklersek sanırım durumumu anlatmak için ekstra bir çabaya gerek yok. Neyse velhasıl ben gıcık taxi şoförüne siz iyisi mi beni metro girişine bırakın ben taximden devam edeyim dedim adamın canına minnet benden sonra taxisine binen zavallı insana da yalnız değilsin kardeşim ben de geçtim bu yollardan cümlelerimi iletiyorum. Neyse ben elimde bir sürü bilet sorumluluk duygusu koştur koştur metroya bindim zaman su gibi akıp giderken saat 19:00’da Taxim’deydim. Taxim metrosunun merdivenleri bendeniz ufacık tefecik Feri’ye bana mısın demedi elimde notebook (ayrılmaz parçam) artı bir de çanta ve tabiî ki kol çantam koştur koştur kendimi meydanda buldum ve gördüğüm ilk taxiye bindim nefes nefese bu sefer bindiğim taxinin şoförü de sanırım dünyanın en iyi adamıydı. Kurduğum ilk cümle 19:45 yenikapıya yetişmem lazıııımmmm, taxi şoförü 16 kere yetişiriz hanımefendi siz rahat olun, ben ohhh beee... ama hiç mi hiç gerçekçi olmadı bu tahmin velhasıl trafik yine aynı trafik hem Cuma hem iş çıkışı hem Türkiye-Hırvatistan maçı var hem herkes Avşa’ya gidiyor :) benim telefonlarım sürekli çalıyor bir biri bir diğeri sürekli ama sürekli bir Ece bir Nuray ben hep aynı replik şurda şurdayım yetişmeye çalışıyorum, kredi kartı numaranı ver biz alabilicez sanırım biletleri, tamam söylüyorum, yok ya alamıyormuşuz. Ya sen biletleri açığa aldır başka bir hafta sonu gidelim, hayır ya iptal ettirmeyeceğim, yetişirim diye düşünüyorum diyalogları ve tıkanmış bir trafik ben Eminönündeyim, umutsuzum, sadece kendim olsam siz gidin ben gelmiyorum diyeceğim halde elimde onca insanın bileti varken sırf sorumluluk duygusundan çırpınıyorum, çırpınıyor taxi şoförü ve iyimser taxi şoföründen tokat gibi bir cümle Eminönü ışıklardayız yetişemeyeceğiz sanırım ve ben çöktüm çünkü taxi şoförü umutlandıkça umutlanmıştım ben de, inanmıştım... yıkıldım... trafik durur, biz dururuz... yanımızda bir motorsiklet... taxinin camını açan bir taxi şoförü ve duyduğum cümleler; “19.45 deniz otobüsüne yetişecek, götürür müsün?” bana bakan kask içersinde zar zor seçilen gözler ve “götürürüm” cümlesi... ben şok içersinde taxi şoförünün hadi in hemen bin cümlesine karşılık ama ama tanımıyoruuummm derken taxi şoförünün çabuuukkkk demesi benim ama para ne kadar olmaz siz telefon numaramı alın ben size parayı getireceğim 0 533 bla bla bla... notebook, ben, kol çantam ve elimdeki diğer çanta ile ben hiççç tanımadığım bir çocuğun motorunda İstanbul’un sahil şeridinde tıkanan trafikte rüzgar gibi esiyoruz... Şaka gibi ama ben böyle bir şey yaptım sevgili okur hiç tanımadığım bir çocuğun motoruna bindim, hayatımda ikinci kez motora bindim, ilk binişimde kaskım dizliğim kolluğum her şeyim vardı ve elimde ne bir notebook ne bir çanta hiçbir şey yoktu bu sefer beni koruyacak hiçbir şey yokken üstüne üstlük beni ve önümdeki çocuğu tehlikeye atacak dengemizi bozacak bir sürü alet edevatla inanılmaz bir hız ve yol yordam bilmez hallerde kaldırım araba araları falan filan şeklinde normal şartlarda motor kazasında arkadaşını kaybettiğinden motorlara tepkili bir Ferihan’ken A2 ehliyet sahibi mi olsam düşüncelerinde bir motorun üstündeyim ve önümde hiç tanımadığım hala tanımadığım bir çocuk. Saat kaç bilmiyorum, belki deniz otobüsü kaçtı hiçbir fikrim yok, iki telefonumun ikisi de titremekte muhtemelen birinden Nuray birinden Ece arıyor. Ben iniyorum motordan milyonlarca kez teşekkür ederek hayatımın en hızlı koşusunu yapıyor ve kendimi iskelemizde Avşa yolcusu kalmasın son çağrı anonsları içerisinde nefes nefese içeri atıyorum karşımda 8 kişi Feriiiiii çığlıkları atıyor, Rıdvan biliyordum biliyordum yetişeceğini biliyordum işte Secret hallerinde :) aman Allahım Feri burada ama Ece yok, nasıl yani Ecesiz olmaz, çok uğraştı o kesin gelmeli diye oradan oraya koşturan bir Nuray, herkes ayrı bir film yani... Velhasıl mutlu son, bizimklan eksiksiz Avşa’ya gidiyor, şaka gibi ama gidiyoruz :)
Offf çok uzun oldu ben bu yazıyı bölüm bölüm yayınlayayım en iyisi yoksa bu kadar uzun bir yazı okunmaz...
Heyecan devam ediyor yalnız, bilginize :)
15 Haziran 2008 Pazar
Uyanış...
Güne kahveyle başladım
Ağzım kuru zihnim açık
Beyaz camda görüntüler
Hepsi o kadar dürüst ki
Hayatımdan çok memnunum
Aşk bitti aşk aptallıktı
Bir de sigarayı bıraksam
Kimse tutamaz beni artık
Küçük şeyler sevindirir ruhumu
Hayal bile edemezdim ben bunu
Daha mutlu olamam
Daha mutlu olamam
Yağmurlu bir akşamüstü
Radyo açık, köprüdeydim
Derken bir anda farkettim
Başka bir hayat yok ki
Durdum sustum gülümsedim
Gözümü açtım ben değiştim
Kızdınız, siz haklıydınız
Artik size gerek yok
Küçük şeyler sevindirir ruhumu
Hayal bile edemezdim ben bunu
Daha mutlu olamam
Daha mutlu olamam
14 Haziran 2008 Cumartesi
Demo Memo.....

Hayatımda adını ilk defa duyduğum bir şirkette cumartesi cumartesi demo yapmış olmanın haklı (!!) gururunu (!!) taşıyorum sevgili okuyucu, bir cumartesiyi daha kişisel kararlarımla değil de bana deli gibi hükmeden işimle geçirdiğim için...
Çok merak ediyorum daha kaç sene bir öğrenme sürecinde olacağım ben, daha kaç sene hala yaptığım işle ilgili bilmediğim milyonlarca şey olacak.... SAP gelişimini durdursa artık diyorum; eminim bana katılan milyonlarca SAP danışmanı daha var.... Yetişemiyoruzzzz alman kardeşlerimiz lütfeeeennnnn demek istiyorum...
Ben artık akşamları ya da hafta sonları çalışmak istemiyorum, off Allahım bunu da bilmiyorum bu akşam da buna bakayım demek istemiyorum... Ne biliim gönül rahatlığı ile askerden geleli nerdeyse 1 ay olan aynı semtte oturduğum ama hala görmediğim, göremediğim Önder'i görmek istiyorum, Ati'nin düğün telaşına, hazırlığına tanık olmak istiyorum... 15 senelik Ereğli hatunlarıyla buluşup dibine kadar muhabbet etmek istiyorum....
Bugün cumartesi, şu an aslında yapmamam gereken bir şey yapıyorum. Karşımda basis danışmanımız demo yapıyor ben blog yazıyorum... Sanırım basis HR'dan daha kabus bir modül... Yoksa şükretme sebebi mi buldum ne :P İlk önce ben yaptım hem sunumumu hem demomu... Sorular sordular, cevaplar verdim... Sözün özü ben yaptığım işe çok inanıyorum başkasını da tanımam dedim :P
Bu demo ne kadar sürer, ben yaptım bitirdim, çıksam gitsem sayın müşteri ve sayın satışçı???
Çok merak ediyorum daha kaç sene bir öğrenme sürecinde olacağım ben, daha kaç sene hala yaptığım işle ilgili bilmediğim milyonlarca şey olacak.... SAP gelişimini durdursa artık diyorum; eminim bana katılan milyonlarca SAP danışmanı daha var.... Yetişemiyoruzzzz alman kardeşlerimiz lütfeeeennnnn demek istiyorum...
Ben artık akşamları ya da hafta sonları çalışmak istemiyorum, off Allahım bunu da bilmiyorum bu akşam da buna bakayım demek istemiyorum... Ne biliim gönül rahatlığı ile askerden geleli nerdeyse 1 ay olan aynı semtte oturduğum ama hala görmediğim, göremediğim Önder'i görmek istiyorum, Ati'nin düğün telaşına, hazırlığına tanık olmak istiyorum... 15 senelik Ereğli hatunlarıyla buluşup dibine kadar muhabbet etmek istiyorum....
Bugün cumartesi, şu an aslında yapmamam gereken bir şey yapıyorum. Karşımda basis danışmanımız demo yapıyor ben blog yazıyorum... Sanırım basis HR'dan daha kabus bir modül... Yoksa şükretme sebebi mi buldum ne :P İlk önce ben yaptım hem sunumumu hem demomu... Sorular sordular, cevaplar verdim... Sözün özü ben yaptığım işe çok inanıyorum başkasını da tanımam dedim :P
Bu demo ne kadar sürer, ben yaptım bitirdim, çıksam gitsem sayın müşteri ve sayın satışçı???
18 Mayıs 2008 Pazar
Özlem
özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen
özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin
özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen
--Oruç Aruoba—
Özlenip özlenmediğini bile bilmeden özlemek, meraklar biriktirip kendine ketler vurmak, kendi içinde tek başına yaşamak...
yemek yemek yemek
Hayatımda ilk defa diyet yapıyorum sevgili okuyucu; önümüzdeki 5 hafta tarafımdan saçmasapan davranışlar sergilenirse tarafınıza bilin ki sebebi bu, mazur görün geçecek :) Hepiniz biliyorsunuz ki ben hayatı boyunca yediklerine kısıtlama getirmemiş bir insanım, bünyeme ters hala ters o ayrı ama mecburiyet işte :P
Kaldı ki yine ve yeniden hepiniz biliyorsunuz ki ben zayıf olup da diyet yapan, elinde diyet bisküvilerle orada burada dolaşan, kendini zorlaya zorlaya günde 2 lt. su içen zayıf insanlardan da nefret ederdim hala ediyorum o ayrı :) şu anda o profil benim ama... ee dolayısıyla kendimle de çok dalga geçiyorum :)
5 hafta sürecek bir proses bu. Diyet dediğim mevzunun içeriği aslında benim normal şartlarda yediğim şeylerin kat ve kat fazlası ama bünye kendisine sınırlar konulmasına ters; bunu kabullenemiyor :)
Gelin görün ki bu aşikar çelişkiye rağmen bendeniz ciddi ciddi diyet yapıyorum; eheh utanmasam 5 hafta sonra bloguma befor after fotoğrafları koyardım ama sanırım yapamayacağım :)
Detayını öğrenmek isteyenler bilahare arayabilirler konuyla ilgili detaylı bilgi tarafımdan kamuoyu ile paylaşılacaktır :)
5 hafta sonra ohhh be diyebilmek üzere...
Zaman dediğin nedir ki, sıralı günler silsilesi... Çabucak geçer...
Geçer di mi :P
30 Nisan 2008 Çarşamba
Margarin deyip geçme :P
Yaklaşık bir buçuk saattir Adnan Menderes Hava Limanının CIP Salonunda keyifli keyifli çaylar kahveler krosanlar (ay böyle mi yazılır bu :P) sert sulu erikler kuruyemişler elimde Elif Şafak tadındayım bakmayın böyle keyifli olduğuma konu bununla bitmiyor; şu an karşımda bir diyetisyen var ve sanırım diyetisyen dünyasında kocaman bir karmaşa... Kendisi adını öğrenemesem de önemlice bir diyetisyen sanırım. Kiloları ile kavga edenleri ayıranlar cinsinden öyle bir izlenim veriyor zira bana ve fakat gel gör ki sevgili okuyucu ya olayın tam ortasında ya da pek bir dedikodu sever; kişi erkek olunca dedikodu itici oluyor-muş- ya da ben dahil değil de izleyen olduğumdan belki irite etti beni.
Konu şu anladığım kadarıyla bu önemli diyetisyenlerden biri bir makale yazıyor ve referans olarak da başka önemli bir diyetisyeni işaret ederek margarini öneriyor neymiş margarin faydalıymış bak sennnn ilk defa duyuyorum :) ne ilginç meslekler var hayatta yahu insan margarinle ilgili makale yazar mı? Margarin dediğin keke böreğe koyduğun ekmeğine sürdüğün yağ işte altı üstü, konuyla ilgili kavga etmeye gerek yok :) hayır az buz değil arada avukatlar falan gelip gidiyor; Muazzez diye biri var kendisi diyetisyen ne şaşırtıcı değil mi :P hayır olur da bir gün bir diyetisyene gitme ihtiyacınız doğar ve adı Muazzez olursa mazallah sakın ha gitmeyin zira kendisi fitne fücur bir şey ortalığı ayağa kaldırmış bir başka diyetisyen zavallı Şule'ye yaptığını bırakmamış kızcağaz şimdi hakkını adli yollarla arayacak-mış-... ay ben diyetisyen olsam; margarinle ilgili makale yazsa biri referans olarak da beni gösterse ama ben öyle bir şey dememiş olsam hayatta da umurumda olmaz bana ne ister kullan ister kullanma... Margarin dediğin kişisel bir şey :) ama şu an karşımda ateşli ateşli telefonla konuşan genç diyetisyen bey olayın bilimsel ahlaksızlık olduğunu düşünüyor; çok afilli tanım di mi; bilimsel ahlaksızlık.... telefonu kapattı Allahım çok şaşırtıcı...
Neysenem; Ferihan Savaş Adnan Menderes Hava Limanı CIP Salonu İzmir :)
Ayyy medyaya yansısa da takip etsem :)
21 Nisan 2008 Pazartesi
ohhh beee...

Huzur...
Dinginlik...
Özlediğim...
Mutlu olduğum...
Tazelendiğim...
Ben olduğum...
Paylaştığım...
Teslim olduğum...
Kendimden uzaklaştığım...
Düşünmediğim...
Hep olsun istediğim...
Tavsiye ettiğim...
Muhakkak dediğim...
Tek keşkemin hamak olduğu..
Uzun süredir Pazar günü oh be dediğim; Pazartesiyi anımsamadığım...
Dinginlik...
Özlediğim...
Mutlu olduğum...
Tazelendiğim...
Ben olduğum...
Paylaştığım...
Teslim olduğum...
Kendimden uzaklaştığım...
Düşünmediğim...
Hep olsun istediğim...
Tavsiye ettiğim...
Muhakkak dediğim...
Tek keşkemin hamak olduğu..
Uzun süredir Pazar günü oh be dediğim; Pazartesiyi anımsamadığım...
Polonezköy; Gidilesi... Akıtıp her şeyi gelinesi...
Açtım pencereleri... Hayatım havalansın...

Ben daha 14 yaşında, o satırların ne anlama geldiğini çok değil hiç idrak etmemişken girdi benim hayatıma Feridun Düzağaç, usul usul, sıcacık; bir sır gibi; çok az insanın bildiği; hep öyle kalsın istediğim zaman geçip dipteyim sondayım depresyondayım deyip de herkes tarafından tanındığında bir sırrım açığa çıkmış gibi hissettiğim.
Cumartesi gecesi Balans’ta Feridun Düzağaç konserindeydim, inanılmaz keyif aldım; her ne kadar çevremde Feridun Düzağaç dinlemese keşke dediğim tarzda insanlar olsa da, onu kendime ve ben gibilere sığdırmaya çalışsam da gerçekten inanılmaz keyif aldım. Eksik bıraksa da çok sevdiğim iki taneyi, söylemese de Adı Sevda ve Buralar Soğuk’u yine de tamdı benim için konser. Her cümlesinde dalıp dalıp gittiğim son albümünü bana hediye edene sorular sorduğum, cevaplar bulduğum müthiş bir yaşam aralığıydı...
Çok net hatırlamasam da otuza yakın şarkı söyledi ve sesi ilk sahneye çıktığındaki gibiydi son şarkıyı bitirdiğinde de; bir kere daha saygı duydum bir kere daha çok sevdim; baba olmayı dünyanın en güzel sesi bana ‘baba’ diyor, daha güzel ne olabilir ki diye tarif ettiği an içimi ısıtan haline büründüm...
iyi ki gitmişim..
17 Nisan 2008 Perşembe
ey yüce rabbim sınıyor musun :(
Saat 04:10 benim sinirlerim çok ama çok bozuk. Gecenin ikisinde inanılmaz bir kapı ziliyle uyandım. İzmir’e gideceğim ve uyanamadım, Alper kapıya geldi sanarak kalktım yataktan; Alper yeni evi nereden bilsin hâlbuki uyku hali aklıma başka bir şey gelmedi. Ayağımı yere koyar koymaz bir ıslaklık hissettim eş zamanlı korkunç bir su sesi ve ısrarla çalmakta olan kapı. Önce suyu kapamaya çalıştım ama öyle bir imkânım yoktu sonra kapıya koştum aynı zamanda Nurayyyyyy diye seslendim. Nuray uyandı ben kapıyı açtım kendisinin alt kat komşumuz olduğunu sonradan idrak ettiğim sinirli bir adam ev battı karşılayacaksınız diyip duruyordu sanki bizimki farklı haldeydi. O evden o suyu nasıl temizlediğimizi anlatamam. Su vanalarını kapadık su anca öyle durdu şofbene giden borulardan biri patlamış nasıl olmuş bilmiyorum... Biz uyurken, eve yeni taşınmış, cebimizden deli gibi para çıkmış, eski evdeki depozitoyu henüz alamamışken –ve belki de hiç alamayacakken- böylesi bir şey yaşamış olmanın anlamını arıyorum :( üzgünüm ama bulamıyorum... Ben daha taşınma maceralarını, sinir bozukluklarını, komik anlarını yazacakken, nakliyat şirketlerine olan nefretimi kusacak, her şeye rağmen yenilik iyidir, yeni evimiz aman da aman diyecekken böyle bir başlangıç oldu bize yeni ev... Ey yüce rabbim sınıyor musun diye soruyorum kendime... Şu an Beratlardayım... Duş almak için gecenin bir yarısı onları da uyandırıp ben size gelebilir miyim duş almaya şeklinde bir yakarışta bulundum... Zira bizim evde duş alabilmek için su vanalarını açmak bunun için de çok cesur olmak gerek... Ben o kadar cesur değilim, Nuray da değil sanırım :) çünkü biliyorum ki boru hala patlak... Onlar uyuyorlar şu an, ben yatmıyorum çünkü 1,5-2 saat sonra İzmir’e gitmek için evden çıkmam gerekiyor...İzmir'den de nefret ediyorum, bitmek bilmeyen her geçen gün daha da tırmanan ve çirkinleşen bir proje daha olsun istemiyorum hayatımda... Ben fark ettim ki çok fazla şeyden nefret ediyorum... Ben çok şanssız bir insanım herhalde :( bu gerçeği kabul edip hayatıma öyle devam etsem daha mı az acı verir acaba? Yoksa bunlar sadece üst üste gelen şeyler mi, bilmiyorum...
Bildiğim tek şey şu an anlam veremediğim ve sorguladığım; Neden ben?
07 Nisan 2008 Pazartesi
hayat arası...
Antidepresanım yeğenlerimle birlikteydim ben haftasonu :) çok uzun zamanlardan sonra Ereğli'deydim; belki takvim gününe vurunca 5 aya yakın bir süre ama iç takvimimde kaç kat fazla ben bile bilmiyorum... En son gördüğümde minik melekleri ufaklık 1 günlüktü; 24 Kasım'da hem o geldi diye dünyama hem de başka sebeplerden mutluydum ben çok fazla... Şimdi iç takvimim başka zamanları gösteriyor; geride bıraktığım 6 ay sadece bir rakam ve bir belirtim değil çünkü bana... ikisi de az biraz mutlu etti beni, varlıkları şükran sebebim oldu, dünyanın güzel de olduğunu aslında bazen hatırlattılar... Unutmuştum çünkü ben bir çok şeyi... Anlık hatırlatmalar yaşattılar... Belki biraz meşgul ettiler beni... Uzaklaştırdılar... İki güncük de olsa kendime geldim... Bugün mü?? Zil çaldı ben yine dersteyim...
31 Mart 2008 Pazartesi
kızımızı nişanladıkkk....
18 in de tanıdığın 26 olur, büyür, gelinlik kız olur :) kırmızı bir kurdelenin ucunda salınan iki halkanın biri onun olur diğeri ona ait prensin... Bir bakmışsın giyinmiş kuşanmış Ati’nin nişanında bulmuşsun kendini... Kendinle birlikte onca güzel insanı... Hepsi dost hepsi soru işaretsiz hepsi birbirinden müthiş onca güzel insanı...
Çok güzeldi dün gece... Çok güzeldi Ati; biz çok güzeldik... Fiziksel anlamda değil bu... Dostluk anlamında, hissedilenler anlamında... İnsanın dostlarını içine sokası geliyor; sıkı sıkı sarası... o kadar içten ki hissedilenler, o kadar gerçek ki herkes... Askerden izin alıp gelen, babasını kendisini çıkartmak için şehir değiştirmeye ikna eden, risk alıp olması gerektiği şehirde değil Yalova’da olan Rıdvan belki de bunun en büyük örneği... Gözleri boşuna dolu dolu olmuyor bunca insanın, geriye dönüp baktığımda mutlulukları mutluluklarım, üzüntüleri benim derdim olanların gerçekliği duruyor dimdik karşımda... O kadar içten ki hissedilenler Ati mutlu çok mutlu diye herkes ayrı ayrı mutlu oldu... İçinden kocaman dilekler tuttu... Allah tamamına erdirsinlere bir ömür çok mutlu olun e mi leri ekledi...
Ati nişanlandı 29 Mart’ta... 29 Mart’ta ben anladım ki yaşadığım son sekiz yılın en gerçek kısmı, en samimi, en ben tarafı bu dostlukmuş... İnsan bunun varlığını bilince, görünce daha doğrusu, derin bir oh çekiyor hayata karşı...

28 Mart 2008 Cuma
inanmak istemediğim...

Bir kadının yaşayabileceği en güzel andır muhtemelen kendi çocuğunu kucağına aldığı ilk an, kokusunu duyduğu, içine çektiği ilk zaman... Tasavvur etmek bile insanı heyecanlandırırken yaşıyor olmanın getirdiği mutluluğu anlamaya çalışmıyorum bile... Yaşarsam bir gün işte bu diyeceğimden eminim ama... Ne büyük umutlar bağlanır o minicik ele, küçücük bedene... Ne çok güzellik sığdırmaya çalışarak büyütür bir anne o kalbi... Sonra gün gelir o bebek kokusu katili olur o annenin... İşte o an dünya dursun isterim ben, dönmesin daha fazla, bu nasıl bir gerçek, nasıl bir canilik, nasıl tanımsız bir felaket... Bu noktadaysa insanlık, bu noktadaysak biz, dünya gerçekten dönmesin artık...
Anneme not -okumasa da- : Canım annem hissettiremesem, çok da istediğim gibi davranamasam da sana bil ki kocamansın içimde, en minnet duyduğum, en içimsin...
23 Mart 2008 Pazar
Mavi-Yeşil Light Mısır ve Pirinç Çıtırı
Kafamı kurcalayan bir soru var sevgili okuyucu, bir ürün hem light olup hem nasıl bu kadar lezzetli olur, zira bu ciddi bir çelişki... Bana göre ve aklı olan her ademoğluna göre diyet güzel bir şey değildir, gereklidir, değildir bunu tartışmıyorum ama güzel değildir; içinde çikolata olmayan bir yaşam ne kadar çekilebilir ki ya da patates kızartması olmayan bir hayat... Off çok sıkıcı... Hayatımda hiç diyet yapmadım, yapmak durumunda kalırsam da sanırım çok çok çokkk ekşi bir insan olurum... Ruhsal durumu çikolataya bağlı bir insanım ben sonuçta :) Ama yetkililer bana söz verir de tüm light ürünleri Mavi-Yeşil Light Mısır ve Pirinç Çıtırı gibi yaparlarsa seve seve diyet yaparım :) Çünkü ben bu tada bayılıyorum, isminde light kelimesi geçip de bu kadar müthiş olan iki şeyden biri sanırım bu çıtır benim için, diğeri tabii ki Coca Cola light, normal colayı anlamsız bulan bir insanım nihayetinde... Kahve kokusunu cezbedici bulan bünye ikinci olarak mısır ve pirinç çıtırını ekliyor listeye zira ortamda tüketen kişi ben değil de bir başkasıysa mest oluyorum kokusuyla, içim kıpraşıyor böyle hani bana hani bana diyorum :) bunu da en çok iş ortamında yaşıyorum hani ya isteyemeyeceğim bir yerdeysem, yazık değil mi bana... Velhasıl tüm light ürünler böyle olacaksa şişmanlar hiç üzülmesin, mutlu mesut zayıflarlar, diğer kesim de kilo almaktan korkmasın; insan sadece bunu yiyerek zayıflar ya, kilo da neymiş :)
11 Mart 2008 Salı
Yaşama Anlam Ve Boyut Katan İki Şeyin Önemi
İki şey "Kalitesiz İnsan" ın özelliğidir :
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer :
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek
İki şey yanlış yapmanı engeller :
1 - Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek
İki şey kişiyi gözden düşürür :
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)
İki şey insanı "Nitelikli İnsan" yapar :
1- İradeye Hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak
İki şey "Ekstra Değer" katar :
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır :
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik
İki şey kaşif yapar :
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar :
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak
İki şey başarının sırrıdır :
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek
İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır :
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır :
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve herşeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek
İki şey gelişmeyi engeller :
1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir :
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer :
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek
İki şey yanlış yapmanı engeller :
1 - Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek
İki şey kişiyi gözden düşürür :
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)
İki şey insanı "Nitelikli İnsan" yapar :
1- İradeye Hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak
İki şey "Ekstra Değer" katar :
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır :
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik
İki şey kaşif yapar :
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar :
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak
İki şey başarının sırrıdır :
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek
İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır :
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır :
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve herşeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek
İki şey gelişmeyi engeller :
1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir :
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)
10 Mart 2008 Pazartesi
dilek şart kipi -se, -sa...
Yağmur yağsa dışarıda... Günlerden Cumartesi olmasa ya da Pazar... Perşembe olsa mesela... Ben evde olsam... Yağmur yağsa dışarıda... Elimde siyah kupam, içinde demli çayım, dalıp gitsem uzaklara... Yağmur yağsa dışarıda... Bardaktan boşanırcasına... Yağmura karışsa gözyaşım, böğüre böğüre ağlasam... Birileri var etrafımda diye yutkunmak zorunda kalmasam... Öylece dursam cam kenarında... Gözümü kırptığımda akıttığımı hemen silmek zorunda kalmadan... Yağmur yağsa dışarıda... Ben yağsam kendi kendime... Karşıma alıp beni, uzun uzun konuşsam, dinlesem, yatırıp dizime saçlarıyla oynasam, sarıp sarmalasam kendimi... En yakın arkadaşı olsam; kızsam, azarlasam, kendine gel, yeter üzüldüğün desem... Yağmur yağsa dışarıda... Yasını tutsam bu yabancılaşmanın, bu yalnızlığın... Silip süpürse rüzgar, temizlese zihnimi... Takvimler 9 Kasım’ı gösterse... 9 Aralık hiç gelmese... 9 Ocak iki farklı durumun ay dönümü olmasa... 9 Şubat eksik kalmasa... 9 Martta ben bu yazıyı yazmasam... Yağmur yağsa dışarıda....
07 Mart 2008 Cuma
Just Friends....
When will we get the time to be just friends
It’s never safe for us not even in the evening
‘cos I’ve been drinking
Not in the morning where your shit works
It’s always dangerous when everybody’s sleeping
And I've been thinking
Can we be alone?
Can we be alone?
When will we get the time to be just friends
When will we get the time to be just friends
And no I'm not ashamed but the guilt will kill you
If she don’t first
I’ll never love you like her
Though we need to find the time
To just do this shit together
For it gets worse
I wanna touch you
But that just hurts
When will we get the time to be just just friends
When will we get the time to be just friends, just friends
When will we get the time to be just friends, just friends
When will we get the time to be just friends, just friends
Just friends
06 Mart 2008 Perşembe
Will you love me tomorrow?
Tonight you're mine completely
You give your love so sweetly
Tonight the light of love is in your eyes
Will you love me tomorrow?
Is this a lasting treasure
Or just a moment's pleasure?
Can I believe the magic of your sighs?
Will you still love me tomorrow?
Tonight with words unspoken
And you say that I'm the only one, the only one,
But will my heart be broken
When the night meets the morning star?
I'd like to know that your love
Is love I can be sure of
So tell me now, cause I won't ask again
Will you still love me tomorrow?
Will you still love me tomorrow?
You give your love so sweetly
Tonight the light of love is in your eyes
Will you love me tomorrow?
Is this a lasting treasure
Or just a moment's pleasure?
Can I believe the magic of your sighs?
Will you still love me tomorrow?
Tonight with words unspoken
And you say that I'm the only one, the only one,
But will my heart be broken
When the night meets the morning star?
I'd like to know that your love
Is love I can be sure of
So tell me now, cause I won't ask again
Will you still love me tomorrow?
Will you still love me tomorrow?
24 Şubat 2008 Pazar
su geçirmeyen telefon üretilsin...

Çok hüzünlüyüm sevgili okur :(
Bundan neredeyse 20 gün önce henüz 3-4 günlükken tuvalete düşürdüğüm telefonumun -nsl yani diyenlere cevap: telefonum o kadar müthiş o kadar inceydi ki arka cebimde olduğunu fark etmemişim bile, daha fazla detay veremeyeceğim siz düşünün artık, ühühühühüh :( - pardon müthişşş telefonumun bugün itibariyle KVK tarafından "tamiri mümkün değildir" şeklinde buzzz gibi bir cümlenin yazılı olduğu bir form eşliğinde elime tutuşturulduğu an hissettiğim hüznü kelimelere dökemeyeceğim...
Her ay bilmem kaç ytl taksit öderken hatırlayacağım bu hüznü ölümsüzleştirmek istedim... gitti gül gibi telefon yahu :(
Doğumgünümde bu hüznümü dindirmek adına müthiş telefonumun aynısını bana hediye eden Argül, Mehmet, Murat ve Altan'a bir kere daha teşekkürlerimi iletiyorum yoksa şu an daha bi yas tutar halde olurdum :)
Bir de başlıktaki dileğimi yineliyorum; su geçirmeyen telefon üretilsin; teknoloji o kadar ilerlemedi mi yoksa, su geçirmeyen saat var da telefon niye yok, ben saatimle suya girebiliyorsam telefonumu da suya sokabilmeliyim... off tamam saçmalıyorum, ama olur belki olmaz mı? Ben yaşadım başkaları yaşamasın yahu??
Ben bu talebi geliştireceğim; su geçirmeyen telefon çok mantıklı değil mi sizce de? tamam tuvalete düşürmek pek açıklanası bir şey değil ama bunun plajı var, yağmuru çamuru var... Olur olur bence kesin üretilmeli, üretilsin ilk alan ben olacağım sözzzzz....
Resim için Mehmet'e teşekkürler, yarama tuz bastığı için ayrıca teşekkürler :P
azar işitmek gibi...
Yazmak, düşünmek bir şey değil; yaşadıklarına bak...
Kendini yakıştırıyorsan yaşadıklarına eyvallah orada kal,
Yok yakıştırmıyorsan kendin için, mutlu olmak için bir karar ver ve uygula artık...
Bazen ağır konuşur çevrenizdekiler, böylesi cümleler kurar; dinlersiniz sessiz...
Kendini yakıştırıyorsan yaşadıklarına eyvallah orada kal,
Yok yakıştırmıyorsan kendin için, mutlu olmak için bir karar ver ve uygula artık...
Bazen ağır konuşur çevrenizdekiler, böylesi cümleler kurar; dinlersiniz sessiz...
Ve öyle büyük büyük cümleler kuran haliniz erir gider, sus pus olursunuz...
Düşünür durursunuz....
Yine yazarsınız, yine düşünürsünüz...
Yaşadıklarınıza yakışıyor musunuz, uzaktan bakarsınız...
Yaşadıklarınıza yakışıyor musunuz, uzaktan bakarsınız...
İçten bir off çekersiniz...
Yüreğinizi bir elinize, aklınızı diğerine alır; konuşun anlaşın yormayın beni dersiniz...
İkisi birleşir bir kelebek olur; parmak ucunuzda, küçük küçücük bir yerde kanat çırpar...
Yazmak, düşünmek bir şey değil; yaşadıklarına bak...
Kendini yakıştırıyorsan yaşadıklarına eyvallah orada kal,
Yok yakıştırmıyorsan kendin için, mutlu olmak için bir karar ver ve uygula artık...
12 Şubat 2008 Salı
Farkındalık...
Ben doğdum
Ben büyüdüm
Çocuk kalmadım;
Çocuk kalmamanın yükünü giyindim
Ben büyüdüm
Çocuk kalmadım;
Çocuk kalmamanın yükünü giyindim
Çok çalıştım
Çok yoruldum
Başardım;
Kupalar kaldırdım
Yenildim;
Dersler aldım
İnsan biriktirdim;
Çoğaldım
Hayaller kurdum
sonra
Kırılmalarını seyrettim
Mutlu oldum, çok güldüm
Çok gülersem ağlayacağıma inandırıldım
Çok mutlu olursam bir yerden çıkacağına
Bundandır;
Mutsuzluklarımın sebebi mutluluklarımdır
Aşık oldum; kelebekler büyüttüm içimde
Yetmedim tek başıma;
Kısa oldu ömürleri...
Ben hep kalan oldum, gitmelere seyirci...
Çok sevdim; daha da çok üzüldüm...
Çok sevildim; cevap olamadım...
Ben hep yarım kaldım
Ya da
Yarım bıraktım...
Tam olmadım; olamadım...
Denizler arzuladım aslını bulamadım...
Hayat gece oldu; karardım...
Hep bir gizin içinde kaldım...
Söylenemedim...
Geceden çaldım, içime gündüzler doldurdum...
Erguvanlar suladım, güneşler doğurdum...
Melekler tanıdım;
İnsan olduğuma sevindim...
Her keşke diyecekken dilimi tuttum
İyi ki’lere çevirdim...
Kendimi kandırdım...
Çok değer verdim
Sonlara varınca anladım;
Değmezmiş dediğim yanılgılarımla tanıştım...
Ben büyüdüm
Büyümek sancılı bir şeymiş..
Anladım...
03 Şubat 2008 Pazar
bir güzel şarkı...
Modüldaşım, iş arkadaşından öte arkadaşım, kısa zamanda çok yol alan arkadaşlığım ortak geçen onca sıkıntılı ana rağmen bir yol bulup güzelleştirdiğin gibi geçen zamanı yine bir Çayeli çıkmazında ayrı şehirlerde ortak bir iş üzerinde debelenirken çıkarttın karşıma bu şarkıyı... Yeni bir dizi başlamış, adı sınıfmış, bu da onun müziğiymiş söyleyen Mehmet Erdem'miş... Yumuşacık ses tonuyla saatlerdir aralıksız ard arda dinlediğim oldu bu gece... Teşekkür ederim Mehmet :))
herkes aynı hayatta
kendini bir şey sanma
ne kadar çok bilirsen
o kadar bela başa
sen bilirsin aslında
aklımdan gecenleri
zaman her şeyi çözer
şu beklemek olmasa
gözlerimi açsam da sen çıksan karşıma
gel beni azad et kayboldum karanlıkta
ben bizi unutmam gitmek yakışmaz bana
yolcuyuz hayatta sen gel otur yanıma
herkes aynı hayatta
kendini bir şey sanma
ne kadar çok bilirsen
o kadar bela başa
sen bilirsin aslında
aklımdan gecenleri
zaman her şeyi çözer
şu beklemek olmasa
gözlerimi açsam da sen çıksan karşıma
gel beni azad et kayboldum karanlıkta
ben bizi unutmam gitmek yakışmaz bana
yolcuyuz hayatta sen gel otur yanıma
29 Ocak 2008 Salı
Bu iş zor, çok zor Yonca....
Hayat neden hep zorlaşır da hiç kolaylaşmaz yahu??? Neden İstanbul’dan Trabzon’a tüm uçaklar hava muhalefetine rağmen kalkarken Trabzon’dan İstanbul’a olanlar kalkmaz?? Neden?? Üstelik THY kalkarken neden Pegasus kalkmaz?? Eee çünkü Pegasus... THY ile Atatürk’e uçacak arkadaşlara acı bir iyi yolculuklar dilerken her ne kadar masraf yazıp karşılığını alacak olsam da kredi kartımdan tam dörrrtttt adettttt uçak bileti almak durumunda kalmak hem de takvimler 29 Ocak’ı gösterirken hiç ama hiç hoş bir durum değil... Acente kapandığı için şirketimiz yardımcı olamadı... Bak seennn... Sözün özü hüzünlüyüm sayın okuyucu; evimde, kendi yatağımda, sıcacık sıcacık uyumak, kendi banyomda duş almak varken ben yine ve yeniden güzel yurdumun başka bir otelindeyim... İsmi bana pek güzel şeyler anımsatmasa da Zorlu’yu (T-Systems/S&T günleri) Trabzon’daki otellerinden dolayı tebrik ediyorum... Bugün değil de başka bir gün kalsaydım burada daha çok tebrik ederdim ama benim önümüzdeki 10 gün de kendi nevresimlerimle haşır neşir olamayacağımı düşünürsek ve karakterimi de ele alırsak üzgünüm Zorlu Grand tamamen kişisel yaşanmışlıklar sebebiyle çok da el üstünde tutamayacağım seni... Laf aramızda otel çok güzel, gecesi Çayeli Bakır İşletmeleri misafiri olduğumuz için bize 120 Euro... Gerçek fiyatını söylemeyeyim bile... Daryl faturayı görünce ne yapacak acaba, ehehehe bak bu çok keyif verdi bana :) Ne yapsam nasıl geçirsem bu geceyi :) Yarın sabah yediye çeyrek kala müthiş !! Trabzon’un müthiş !! havaalanında olacağım düşünülürse uyuyarak geçirmek sanırım en mantıklı karar olur... Velhasıl cancağazlarım durum budur, Feri’nin sıtkı (kelime anlamı ne acaba?) fazlasıyla sıyrılmıştır, sabrı tükenmiştir, hayırlısı demektedir kendisi (kendi kendine 3. Tekil şahıs muamelesi yapan insan modelinden nefret ederken ben şimdi niye öyle yaptım acaba? ) Neyse sayın okuyucu ben hafta sonumun nasıl nasıl müthiş geçtiğini anlatacakken önce böyle bir yazıya yer açtı benim biricikkk blogum; hafta sonu yazımız gelmeyecek mi, gelecek... Bekleyiniz...
25 Ocak 2008 Cuma
" sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?"çoook desene! sevgilin güzel miydi bari? belki de seni seviyordu.. ve onu herhalde çok kucakladın... geceleri buluşur ve öperdin değil mi? bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
yahut sevgilin seni sevmiyordu...
o zaman ne yaptın? geceleri ağladın mı?...
ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..
fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. insan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor. peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..
çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?..
bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı?
bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?
aşk sana bunları yaptırabilir mi?
işte o zaman sana seviyorsun derim...
sen sevgiline ne verebilirsin sanki?
kalbini mi?
pekala, ikincisine?
gene mi o?
üçüncü ve dördüncüye de mi o?...
atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?...
hem biliyor musun, bu aptalca laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun...
göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun..
siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler...
siz sevemezsiniz...
Sabahattin Ali
21 Ocak 2008 Pazartesi
Türkçe'de fiil böyle çekimlenir....
Sıkıldım
Sıkıldın
Sıkıldı
Gerginim
Gerginsin
Gergin
Mutsuzum
Mutsuzsun
Mutsuz
Bitse de gitsem
Bitse de gitsen
Bitse de gitse
Bir de açım
Belki açsındır
Umarım açtırlar
05 Ocak 2008 Cumartesi
Benimle konuştu sanki şarkı... :)
Bu postu melankoli rüzgarına kapılmış hallerde yazmıyorum sevgili okuyucu -atlattık çok şükür- aksine hayatın ironisine teslim olmuş, karşısına geçmiş gülüyorum, değişik bir keyif alıyorum belki de...
Ben mi buluyorum bilmiyorum ama media player shuffle da bu şarkıları çıkarıyor karşıma :) gerçekten gülüyorum... Gecenin bu saatinde... Alla allaaa diyorum :)
Algıda seçicilik desem belki yırtarım ama bir kaç gün öncesinde 15 dakikalık taksi yolculuğumda dinlediğim, dinlemek durumunda kaldığım üç şarkı da mı algıda seçicilik??
Neyse bu anektodu geçiyor benimle konuşan şarkının topluma hizmet için varız fikriyatıyla hem sözlerini hem de youtube sağolsun videosunu beğeninize sunuyorum, belki aranızda bu şarkıya ihtiyacı olanlar vardır; olmaması dileğimizdir o ayrı konu da hayat işte...
Yine de yaşadıklarımız hiçbir şey daha neler var bizi bekleyen diyerek hayat zor sevgili okuyucu hatırlatması yapıyorum, hani belki unutmuşsunuzdur diye; hiç sanmıyorum ama....
Ben mi buluyorum bilmiyorum ama media player shuffle da bu şarkıları çıkarıyor karşıma :) gerçekten gülüyorum... Gecenin bu saatinde... Alla allaaa diyorum :)
Algıda seçicilik desem belki yırtarım ama bir kaç gün öncesinde 15 dakikalık taksi yolculuğumda dinlediğim, dinlemek durumunda kaldığım üç şarkı da mı algıda seçicilik??
Neyse bu anektodu geçiyor benimle konuşan şarkının topluma hizmet için varız fikriyatıyla hem sözlerini hem de youtube sağolsun videosunu beğeninize sunuyorum, belki aranızda bu şarkıya ihtiyacı olanlar vardır; olmaması dileğimizdir o ayrı konu da hayat işte...
Yine de yaşadıklarımız hiçbir şey daha neler var bizi bekleyen diyerek hayat zor sevgili okuyucu hatırlatması yapıyorum, hani belki unutmuşsunuzdur diye; hiç sanmıyorum ama....
Şarkımız Gripin'den "Daha Gençsin" Sözleri;
Hadi topla yüzünü prenses
Üzülme katla hüznünü
Kaldır çekmecene bir yerlere sakla
Daha ömrünü tüketecek
Nice yaraların olacak
Kabukları düşecek
Yeniden kanayacak
En sevdiğin yanlızlığını al geçir sırtına
Eserse hafiften hüzün üşümezsin..
Belki elmacıkların ıslanır
Fena mı yanakların allanır
Ağla,durma ağla
Biraz ruhun cilalanır
Kırmak istiyor bırak gitsin
Gitmek istiyor bırak gitsin
Bir daha dönmesin
İster yen ister yenil
Daha gençsin öğreneceksin
İster sev ister sevil
Daha neler göreceksin
İster yen ister yenil
Daha gençsin öğreneceksin
İster sev ister sevil
Gençsin...güzelsin...
bu da videosu -klip çekmemişler n'apalımmm-
bitti :)
30 Aralık 2007 Pazar
Bir yastıkta bir ömür geçirin inşallah :)

İnsan bazılarının sevinçlerini, üzüntülerini kendisininmişcesine yaşar, en derininde hisseder, içi titrer gözyaşına mutluluktan da olsa; öyledir Ati benim için... Öylesi değerli, öylesi içimdedir, bendir çoğu zaman; o yüzden çoğalırım mutluluğu ile ve eksiltir beni üzüntüsü... Bugün belki de en önemli günlerinden birine şahit oldum Ati’nin, Allahın emri peygamberin kavli ile istediler babasından; kız babası olmak zor zanaat, içi sızlamıştır muhtemelen kısmetse olur derken babasının ne de olsa gençler birbirini görmüş, beğenmiş, sevmiş ötesi hayatlarını birleştirme kararı almış... Dileğim bir ömür boyu çok mutlu olsun Ati ile Berat... Çoğaltsınlar sevgilerini, kat kat arttırsınlar her geçen gün, birbirlerinin kıymetlisi, en yakın dostu olsunlar... İyi günde kötü günde hep el ele hep yan yana olsunlar, kalmasın biri diğerinin tek bir adım bile gerisinde... Berat Ati’nin, Ati Berat’ın farkında olsun, onlarınki başlangıcından bugüne olduğu gibi bundan sonrasında da hep poh poh aşklardan olsun... Ati benim hayatımın hep aşk yanı oldu, ben kırıldıkça hayatta aşk adına hep aşk var Feri, gerçekten var diyenim oldu ben hala kırılırken aşk adına hayatta ve kendi adıma varlığına inanmazken bugün şahit olduğum, aylardır şahit olduğumun adı aşk dedim ötesi birbirine inanmak dedim ki bence bu çok daha ötesinde aşkın... Hiç eksilmesin inancınız, birbirinizin tümleyeni, eşi olun... Çok çok mutlu olun... AMİN :)
27 Aralık 2007 Perşembe
Bir derdim var :P
Özel Sağlık Sigortam yokken
kişisel tembelliğim yüzünden de sağlık karnesi çıkartmamışken
özel hastaneye gitmek zorunda kalmaktan dolayı kustuğum nefretimi dillendirdiğim
bir posttur bu...
Bilginize...
Muayene --> 130 YTL
Tahlil --> 20 YTL
Kültür --> 105 YTL
İlaçlar --> 40 YTL
Toplamda --> 295 YTL
Hem de ay sonu...
Çok hüzünlüyüm çokkkk....
23 Aralık 2007 Pazar
Pardon Yaş Kaçtı???
Pazar sabahı, 4 günlük tatil !!!! in son günü, önceki 3 gün de olduğu gibi bugün de çalışacağım için 9’da kalkmış, kendine kendi çapında ehh fena sayılmaz denilecek bir kahvaltı hazırlamış, azıcık TV diyen bir insanken ben Kanaltürk’te “Hepsi Birinci” diye bir programa takıldım, içinde çocuk var ya... En büyük sebep izlemek için :) Barış Manço’nun Adam Olacak Çocuk programı tadında bir program bu da Jess sunuyor, çocuklarla sohbet edip sonra da şarkı söyletiyor ya da isterse çocuklar dans ediyorlar.
Cem; 4 yaşında dünya tatlısı bir varlık, hani tam sıkıştırılmalık öyle güzel; havalı falan; bol pantolon, spor ayakkabı, gömlek, tam takır yani :) Aşık olmuş Mehveş’e; Mehveş yuvadan yine 4 yaşında bir kız... Cem, Mehveş dedikçe yüzü değişiyor, eli dolanıyor ayağına... Konu aşk olunca yaş kaç olursa olsun tavır aynı sanırım :) “Söyledin mi Mehveş’e” diye soruyor Jess “Evet” diyor Cem, “Söyledim”. “O ne dedi” diyor Jess merakıma tercüman olurcasına “Biz daha küçüğüz Cem” demiş :) Hep mi akıllı kızlar ya da kontrollü? Bazen değil ama çoğu zaman :) Küçük olmasa belki o da aşık olacak Cem’e :) Aşk zaten hep –se, -sa’lı dilek şart kiplerine bağlı, yaş değil mesele 18 olduğunda, 25 olduğunda da kurulacak böyle cümleler... Öğrenecekler küçükler çünkü daha :) “Hak verdin mi peki sen, ne hissettin” diye soruyor Jess, Cem kararlı “Evet haklı” diyor ama hala aşık Mehveş’e bu gerçekliğe rağmen, kafasında bir yaş belirlemiş o yaşa gelinceye kadar insan büyümüş olmuyormuş ondan aşık olmamak gerekiyormuş; 23’e kadar... Aşk büyüklerin işiymiş meğer, peki kim bu büyükler, hala mı küçüğüz biz :) Küçükler daha öğrenecekler; 23’ünde ne çok şeyi geride bırakacak belki sonrası için inancı kalmayacak aşka da elini ayağını çekecek... Velhasıl Cemciğim 23 geç bir yaş, ne kadar geç başlarsan bu işlere - tecrübeyle sabittir :) - Son soru diyor Jess “Aşk nedir peki sence”, “Aşk” diyor Cem “Sevgili olmaktır” bak sennn yaşından ne kocaman bir cümle, yaşanmışlıklar ardında "aşık olduysam sevgili de olmalıyım, sevgili olamadımsa bitirilmemiş, yarım bırakılmışların altına imzamı atmışım demektir" der gibi “Aşk, Sevgili Olmaktır” diyor 4 yaşındaki Cem; küçük daha çok şey öğrenecek;
Aşk belki her şey olmaktır da sevgili olamamaktır...
Var mı?? Yok mu??
“Allah’ından bul, Seni Allah’a havale ediyorum, Allah’a havale ediyorum seni, Allah’ından bul...Sesleriyle uyandım gecenin bir yarısı saat 01:56 iken sonra da uyuyamadım doğru düzgün, hem duymak zorunda kaldıklarımdan hem de işte insan “ya off bir susun” diyip uyuyamıyor tekrardan onca insan sesi, onca insan anlaşmazlığında... Hele hele bir çocuk ağlaması giriyorsa işin içine, nefret ediyor o anne babadan...
Mutsuz evlilikler, mutsuz birliktelikler... Başladı madem öylece sürüp gitsin denilenler, her şeye rağmen, tüm dayanılmazlığına rağmen sürdürme çabası... Evliyse çocuklar bahanesi ki asla katılmıyorum dün duyduklarımı söyleyen benim annem babam olsa anında boşanın derdim, “boşanın, benim için ayrılın, ayrı ayrı seveyim ben sizi çünkü ikinizin yanyanalığı beslemiyor artık beni aksine eksiliyorum her bir kavgada, ayrılın, saygım devam etsin size” derdim... O kadar küçük olmasaydı belki üst kat komşumun çocukları onlar da söylerlerdi aynı şeyi “baba lütfen, baba sakın” demektense muhtemelen eli havada (yani inşallah, buna da inşallah diyebilir mi insan, diyormuş) babalarına önünde set olurlardı annelerinin ya da anne çoktan o boyuta getirmez çeker giderdi şimdiye kadar; alışkanlık olmasa...
Mutsuz evliliklerin çocuk olmayan taraflarının sebebidir belki alışkanlık, uzun birlikteliklerin vazgeçilmezliğinin sığınağı olduğu gibi belki de... Alışkanlık; duygusuzlaştıran bir şeydir... Kavga sebebi değildir asla, aksine dingin bir bitirememe halidir, incinmeden ve incitmeden gidebildiği yere kadar cümlesidir, gidebildiği yere kadar... Tükenmişliğe dönüşene kadar...
Velhasıl sayın okuyucu dün duymak zorunda kaldıklarımın sebebi her ne ise, dört duvar arasında mutlu birliktelikler kurulamayacaksa gelmesin insanlar yan yana, ya da şaşmışsa yan yanalığın amacı başlangıçtakinden, bitmişse hikaye insan gibi ayrılsın yollar; çünkü bana kalırsa duygusal yük bu hayatın en taşınmaz ağırlığıdır, gerek yoktur...
Kimse vazgeçilmez değildir, kendisi dışında insanın...
Bu yazının altına “Bir Dost” yazıp bıraksam mı üst kat komşumun kapısına??
18 Aralık 2007 Salı
İyi ki'lerden...
Elinden, ağzından, yüreğinden çıkan her şey mi bu kadar değerli olur...
Can Yücel şiirini Gökçeada'da çektiği fotoğrafla birleştirmiş Argülcüğüm, çok da güzel olmuş...
Şiirin tamamı...
KUŞLAR VARDIR
Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;
Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;
-Uslu ayaklarla başlamış yolculuk -
Yürünmez öyle, bazen durulur,
Ve iner erenler katına yorgunluk;
Kapanır sükun üzre kitaplar.
Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.
10 Aralık 2007 Pazartesi
Bir masalın yokmuşuyum....
Zihnindekinin gerçeği olmadığına uyanışı en büyük hayalkırıklığı...
Hayat tekrar eden bir ders, öğrenemediğine kanıt bir şeyleri...
Derin nefeslere sebep iki kişilik yaşamlar...
Derin nefeslere sebep iki kişilik yaşamlar...
Ya da iki kişilik sandığı insanın tek başına kaldığı...
Bu da geçer avuntusu, sağlam durma kabuğu...
Verilmiş sürelerin ötesine geçirmeme çabası içindeki adı ne bilinmeyen incinmişliği...
Kendi değerini bilme,

