30 Aralık 2008 Salı

Yine Geldi Sonbahar...


Tek başına bir koro sanki... Çok kişi söyledi, çok kişi yazdı bu cümleyi... Vokal yapan var mı diye arıyorum... Yok... Bulamıyorum... Adam tek başına söylüyor... Nasıl ya demenin ötesine geçemiyorum... Kaç farklı ses... Dehşet içerisinde devam ediyorum dinlemeye... Kaç post oldu bilmiyorum... Cem Adrian Emir... Tavsiye edilir..

Nereye Gidiyorsun???


Çocuk...
Sil yüzünden tüm yalanlarını bu şehrin.
Topla kalbini cadde cadde, sokak sokak...
Kazı ayak izlerini birer birer gri kaldırımlarından...
Bakma yüzlerine hiç...
Görme onları...
Çocuk bu kez ağlama...
Bu kez git.
Gölgeni, ismini sil yavaş yavaş...
Giderken bu kentten tükür yüzüne yalnızlığının...
Kalbini, kendini sök yavaş yavaş...
Giderken bu kentten sakın ağlama sus...
Unut!
Ne yaptı sana!
Unut!
Ne söyledi!
Unut!
Ne varsa vazgeçtiğin...
Yüzünde korkularla...
İçinde çığlıklarla...
Kalbinde simsiyahlar…
Nereye gidiyorsun?
Hep bu şarkılarla...
Kıymetsiz dualarla...
Utanmaz bir yağmurla…
Nereye gidiyorsun?
Yolları, duvarları geç yavaş yavaş...
Giderken bu kentten bir piç gibi bırak yalnızlığını...
Ve o siyah saçlarını kes yavaş yavaş...
Giderken, terk ederken savur yüzüne yalnızlığının...
Ve unut ne yaptı sana!
Unut neler anlattı!
Unut ne varsa vazgeçtiğin!
Yüzünde korkularla...
İçinde çığlıklarla...
Kalbinde simsiyahlar…
Nereye gidiyorsun?
Hep bu şarkılarla...
Kıymetsiz dualarla...
Utanmaz bir yağmurla…
Nereye gidiyorsun?
Yüzünde korkularla...
İçinde çığlıklarla...
Kalbinde simsiyahlar…
Nereye gidiyorsun?
Bu sahte baharlarla,
Kıymetsiz dualarla...
Utanmaz bir yağmurla…
Yine mi gidiyorsun?
Çocuk...
Her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği...
Ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı...
Çevir gökyüzüne başını...
Bakma arkana!
Daha sert basa basa, daha güçlü!
Anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla!
Gitmek yenilmek değil kazanmak da!
Gitmek gitmektir işte...
Hepsi bu.

Aşk Hep Sende...

Kalbini kim kırdı...
Artık mavi değil mi denizler, gökyüzü eskisi gibi...
Kanatlarını kim çaldı...
Artık sende değil mi umutların, bu sessizliğin eskisi gibi...
Al!
Sar kendini bu tülden duayla
Sarın
Üşüme
Gelir geçer de kendine...
Çarp!
Savur kendini bu yalnız şarkıyla,
İtiraf et kendine
O gitti...
Bir adam severken, bir adam giderse...
Bir adam gülümserken, diğeri ölürse...
Gözyaşın düşerken, sözlerin biterse...
Ardından uzanırken, ellerin titrerse...
Öyle kal, öyle kal...
Aşk hep sende!

Anladım...

Anladım...
Her şey bitiyor...
Her seferinde yine aşk kaybediyor bizi...
Anladım...
Herkes gidiyor...
Her seferinde yine çok acıtıyor bizi...
Gözlerine bir bak...
Nasıl da parlak...
Beni uğurlarken yine yüzüme böyle bak...
Gözlerime bir bak...
Nasıl da ıslak...
Bana hoşçakal derken onlara iyi bak...
Ağlamadan...
Ağlatmadan...
Gitmelisin...
Şimdi buradan...
Yağmurlardan...
Rüzgârlardan...
Hesap sor bu...
Sokaklardan...
Sevgilim…
Sevgilim…
Anladım...
Her şey bitiyor...
Her seferinde yine aşk kaybediyor bizi...
Anladım...
Herkes gidiyor...
Her seferinde yine çok acıtıyor bizi...
Gözlerine bir bak...
Nasıl da parlak...
Beni uğurlarken yine yüzüme böyle bak...
Ellerine bir bak...
Nasıl da ufak...
Bana hoşçakal derken onlara iyi bak...
Ağlamadan...
Ağlatmadan...
Gitmelisin...
Şimdi buradan...
Yağmurlardan...
Rüzgârlardan...
Hesap sor bu...
Sokaklardan...
Sokaklardan...
Sevgilim..

Dipnot...

Sayfalarca konuşsam da boş gerçek bambaşka....

27 Aralık 2008 Cumartesi

İç çatışma :))

Dün günlerden Cuma'ydı hani şu Pazartesi'den itibaren sabırsızlıkla beklenenlerden, yaşadığım sürece hep öyle olacak olan... Geç çıktım işten sekize doğru, buz gibiydi dışarısı... Gidecek bir evim olduğu için şükredecek kadar... Yirmi altı yaşındayım geride bıraktığım yılların sayısı henüz hissettiklerim için yeterli değil bence :) Benim daha bir kıpır kıpır olmam gerekmiyor mu? Cuma akşamı koştur koştur eve gitmek -davet edildiğim 3 ayrı organizasyon varken üstelik- dizleri iz yapmış eşofmanlarımı giyip battaniyenin altına girmek için erken değil mi daha ya? Ya da cuma akşamı bunun için harcanır mı, sorarım size :) Aynı şekilde gün dönüp Cumartesi olduğunda öğlene doğru uyanıp dış dünya ile ilişkimi sadece pencereden bakmakla sınırlı tutmak Cumartesiye yakışır bir davranış mı yahu, bence hiç değil... Sabahtan beri evdeyim, her haftasonu olduğu gibi evde tek başınalığın dayanılmaz tembelliğini yaşıyorum... Akşama Taksim'e gitmem gerekiyor, bu cümle böyle kurulur mu ya :) Taksim'e gitmem gerekiyor ne demek, eğlenmem gerekiyor der gibi :) Evet gitmem gerekiyor çünkü bana kalsa dizleri iz yapmış eşofmanım ve beni sıcak sıcacık tutan beyaz sweat-shirt ümden hiç vazgeçesim yok :P Şimdi giyin süslen Taksim'e git, gittiğimde eminim oh be iyi ki gelmişim diyeceğim ama şimdi, ama şimdi... yok yokkkk... ben nüfus cüzdanımda 26 aslında 45 yaşında falanım galiba.... Neyse ben kalkiim giyinip süsleniim belki tekrar 26 yaşında olurum :) heee bu arada neden bu gereklilik derseniz Naz İngiltere'ye gidiyor onu uğurlama merasimi bu.... Ayyy ne içesim var, ne eğlenesim, ne giyinip süslenesim... Bu eşofmanla Taksim'e gitsem??? Olmaz mı??? Öyle de ben böyle de ben değil miyim aslolan, benim işte ikisi de :)))
Ha bir de anlamadığım bir nokta var insan (ben yani) neden evdeyken her oda değiştirdiğinde telefonlarını da yanında sürükler? Bu ne bağımlılık ya, arayan soran olsa ok dicem de o da yok ki anacığım :) -ağlanacak haline gülme halleri-
Yok yok ben bugün kendimi çözemedim, karışmış bende her şey :P

22 Aralık 2008 Pazartesi

Aklım almıyor...


Biz ne ara bu kadar kayıtsız, bu kadar farkındalıkların uzağında yaşar olduk?? Bu toplum ne ara bu hale büründü, ne ara içindeki insanı çıkarıp attı bir tarafa??

Bu sabah hayat telaşında koşturup dururken işe Üsküdar'dan motora bindiğim gibi yağmurun ve ıslak zeminin hezimetine uğrayıp kaymam ve kendimi yerde bulmam bir oldu -ki gerçekten çok sağlam düştüm- 26 yaşında, İstanbul'un göbeğinde şık şıkıdım botlarım, elimde notebook ve kol çantamla oradan oraya savrulmam trajikomik bir şey olsa da ben işin eğlencesine pek yanaşamadım çünkü içinde yaşadığım kalabalığın kayıtsızlığına şok olmakla geçirdim saatlerimi. Hiçbir insan evladı gelip de el uzatmaz, kaldırmaya çalışmaz hadi tüm bunları geçtim iyi misiniz diye sormaz mı ya? Ben mi çok şey bekliyorum yoksa hayat, dünya her neyse adı artık böyle değil mi? Gözlerimi açıp gerçek dünyanın farkına mı varmalıyım, ya bu gerçek dünyayı şiddetle reddediyorsam, çevremde insan görme ısrarımdan vazgeçmiyorsam o zaman bana alternatif bir yaşam alanı var mı?

Beklentim ve keşkelerim bu topluma ne uzak haberleri izledikçe, annesini yakıp, babasını doğrayan, kardeşinin bıçakladığı cesediyle bir ay aynı odada uyuyan insanların (??) var olduğu bir toplumda ben neden bahsediyorum ya?

Bu toplum ne ara insan olduğunu unuttu, ne ara bu kadar canileşti (burası hikayenin kendimle ilgili olan kısmına değil bir üst paragrafa)...

7 den 70 e psikopat olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz, yürü be ülkem :(

Not: Merak etmeyin iyiyim ya da öyle olduğumu sanıyorum, Akmerkez'e ulaşır ulaşmaz eczaneye gidip sağ ayak bileğime baktırdım, bir çeşit ilaç sürüp sarıp sarmaladılar, üstüne basma dediler de ben o kısmı yapmıyorum, bugünkü pilates dersimden oldum bunca heveslenmişken ona yanıyorum... Bir şey olmaz heralde ben iyiyim :)


15 Aralık 2008 Pazartesi

ne güzeldi eski günler :)

Şahsına münhasır insanlar vardır, iş arkadaşınız olabilir, arkadaşınız, dostunuz, sevgiliniz, ailenizden biri olabilir bu çok özel insanlar... Samimi ise çokça kaygı duymaksızın dillendirirsiniz düşüncelerinizi yok uzaksa size ya sinir olursunuz, yutar yutar durursunuz ya da kibar davranmak durumunda olduğunuzdan kendinizle çelişirsiniz :) hele bir de öyle müşterileriniz varsa tadından yenmez :) mümkün mertebe kibar ve cevap verir durumda olmak olduğundan koşul söyleyecek tek şey "ee kolay gelsin" den başka bir şey olmaz :) aşağıda da abartılmış şekli ile bir müşteri (XXX Bey, böyle biri gerçekten var) danışman (Ferihan Hanım :P) diyaloğu okuyacaksınız, yazan senelerdir bu XXX Bey ile mücadele eden bizim sektör silahşörlerinden bir arkadaş, ismini vermeme izin verirse yazarım, şimdilik yazmıyorum :) Ben çok eğlendim, siz de eğlenin.... Bir müşteri ne kadar abartabilir sorusunun cevabı :)

Telefon çalar... Feri açar,

XXX: Alo Ferihan Hanım nasılsınız ben XXX?

Feri tüyleri diken diken olup kısık sesle yanıt verir...

Ferihan: Merhaba XXX Bey nasılsınız?

vs. vs.

XXX: Ferihan Hanım şimdi bizim bir kayığımız var ama kayığımız karadan gitsin istiyoruz

Ferihan: Olmaz XXX Bey hem standarda aykırı hem de bu konuda destek vermiyoruz

XXX: Anladım. Peki Ferihan Hanım bizde tır da var ona yüklesek karadan gider mi?

Ferihan: XXX Bey aslında kayığın karadan gitmesi doğru değil, mantığa aykırı bir kere

XXX: Anladım Ferihan Hanım. Peki tekerlek taksak

Ferihan: XXX Bey biz jet motoru da takıp uçmasını da sağlayacağız test edip geri dönersiniz

XXX: Ferihan Hanım bizim balıklarımız da var onları kayıkla görmek istiyoruz. Sizin test ettiklerinizi denedik oldu ama dalsın da istiyoruz

Ferihan: ......

Feri’nin ömründen 1 sene daha gider, ayağa kalkar ve kendine bir bardak kahve alır. Uzaklara bakııııpppp derinlere dalar. Feri o gün bir daha telefona bakmamıştır. Diğer günler için enerji depolayıp akşam işten evine döner.

LEMAN romanı written by :)

Şaka değil gerçek valla konuyu değiştirin yeter :)

ha bir de başka bir müşteri talebi : şimdi ben Arbys' den sipariş vermek istiyorum ama Little Caesers'dan almak istiyorum...

Oldu canımmmm...

3 Aralık 2008 Çarşamba

global krize Tanrı yorumu :)


Due to the current financial crisis facing the world at the moment, the light at the end of the tunnel will be switched off to save on electricity costs, until further notice.

Sincerely,

God

2 Aralık 2008 Salı

Güldünya... Gül Dünya... Gül...


Güldünya Tören... Zihnimde kardeş kavramıyla eş amcaoğlunun tecavüzüne uğramış... Tecavüz... Dünya üzerindeki en adice suçtur benim öz mahkememde, ölsem daha az canım yanar eminim... Öyle bir tecavüz ki bedeninde iz bırakmanın, ruhunu delip geçmenin ötesinde minik bir yürek bırakmış, hiç haberi olmaksızın adı günah olan küçücük bir el... Oysa bir kadına en büyük hediyedir annelik... Böylesi değil elbet; bilerek ve isteyerek sevdiğin, inandığın adamdan sana, size, aşkınıza ait, bağlılığınıza şahit bir evlat... Doğduğu toprak kusmuş Güldünya’yı, namussuzluk olarak atfetmiş yaşananı, töre demiş... Doğduğu topraklarda çaresiz kalmış, doğduğunda kızlarına böylesi bir isim koyan anne baba, göndermişler Güldünya’yı İstanbul’a... Törenin eli uzanmaz sanmışlar oysa kendi içlerindeymiş, ağızlarından öfkenin, cehaletin katlanılmaz salyaları akan katiller, bilememişler... İki ağabey; babaları kahveye giremiyor, kendileri köyde başları dik yürüyemiyor diye çekip vurmuşlar Güldünya’yı çok şeye şahit İstanbul sokaklarında... Baştan aşağı ironi, yaşadıklarına inat yaşam yanlısı Güldünya ölmemiş yine, hastaneye kaldırılmış, polis sorarken yaşadıklarını "şikâyetçi değilim ağabeylerimden" demiş, hala ağabey diyebildiklerini korumuş yine ve yeniden, karşılığında ölümünün gerçek olmadığını öğrenen ağabeylerinin hastanede kafasına sıktığı son kurşunu almış... Şimdi girebiliyor mu babanız köy kahvesine, şimdi gezebiliyor musunuz köy meydanında başınız dik... Şimdi alıp karşınıza amcaoğlunuzu değil konuşmak yüzünü görmeye dayanabiliyor musunuz, hala nefes alıyor olmasına katlanabiliyor musunuz, hiç mi sorgulamıyorsunuz yüce divanınızı... Tecavüze uğramış, savunmasız, nasıl olduğunun önemi olmaksızın sadece bekâretini kaybetmiş olduğu için utanç kaynağınız olmasını kardeşinizin, bu nasıl tabir edeceğimi bile bilemediğimi namussuzluk sayıp Güldünya’ya giydirişinize inanamıyorum... Yaşadığının karşısında sıcacık şefkatinize ihtiyaç duyarken Güldünya'ya herbirinin adı töre olan kurşun yağdırdığınıza inanamıyorum... Böylesi bir namus kavramına inanamıyorum... İnanamadıkça yaşadığım coğrafyadan, içinizden biri olmaktan, kadınlığımdan utanç duyuyorum... Hiçbir şey yapamamaktan kanıyorum...


Üzerinden çok zaman geçti, bildiğimiz buyken bilmediğimiz ne çok şey var gerçeğiyle elimde Güldünya albümü, kulağımda Güldünya şarkıları ile yazıyorum bunları... Bir ricada bulunarak her okuyandan... Dinlemeseniz bile -ki dinleyin isterim- alın bu albümü... Hürriyet gazetesi tarafından Güldünya Tören gerçeği sonrasında 5 yıl önce temelleri atılmış Aile içi Şiddet Acil Yardım Hattı’na aktarılacak çünkü albümün tüm geliri... Elim kolum uzanamıyorken ülkemin bu kabul edilemez gerçeğine en azından bunu yapıyor olmanın yaşanan gerçek karşısında çok ama çok ufak hafifliğini yaşıyorum... Dilerim kesenizden 15 YTL çıkar bu acı için...


Albüm, tüm dünyada “Kadına Yönelik Şiddete Son” günü olarak anılan 25 Kasım’da çıktı... Türkiye’nin 13 kadın sesi kendilerine seçtikleri sembollerle bir araya geldi üçü yeni 14 şarkıdan oluşan bu albümde. İsim babası Sezen Aksu... Albümün sunumu inanılmaz şık, çok hazırlanılmış, çok güzel olmuş... Şarkılar, söyleyenler, sembolleri, bildiklerim, anektotlar ve bende bıraktıkları ile bir yazı daha yazacağım...