31 Temmuz 2008 Perşembe

Koca bir kız çocuğu...

Blog geçmişim boyunca ikinci kez böyle bir rica ile karşılaştım; sebepler birbirinden çok farklı... İkisini de seve seve kabul ettim çünkü istek sahipleri hayatımın birer parçası... Ancak bu yazıyı yayınlarken tereddütlerim var; yaşadığını, keşkelerini, belkilerini onca güzel dillendirmiş ve bana "seni okuyanlar bu yazıyı okuduklarında belki ellerindekinin kıymetini anlarlar da daha bilerek yaşarlar, yayınlar mısın blogunda?" dediğinde evet dedim içimde tek bir tereddütle...

Bu gerçeği yaşadığını bildiğim diğerlerinden, anane, babane, dededen öte anne, baba yakınlığında yaşadığını bildiğim bu yazının sahibi olmayan diğerimden af diliyorum; olur da okurken içi burkulursa diye :( kimsenin iç sızılarına, yaralarına dokunmak istemem çünkü... bana açtığında sarmaktan başka...

Yine de herkesin payına düşecek dersler vardır, yazanın yüreğine sağlık bu zorlu mücadelede güç diliyorum ona ve annesine... çünkü bence yaşayandan çok sevdiklerine zordur alzheimer; çok mutlu, çok güçlü, çok farkında anlarına tanık olduğun hele ki babaysa bunu yaşayan gözündeki güç idolü artık hiçbir şeyin farkında değilse bu kendisinden çok sevenlerine acı verir diye tahmin ediyorum...

Tek bir kelimesine dokunmadan, yazım yanlışlarını düzeltmeden;


koca bir kız çocuğu babasına ağlıyor.
çünkü onun babası alzheimer olamayacak kadar iyi bir yüreğe sahipti.
bunun gerçek olduğunu çoktan kabul etti. kalan zamanını değerlendirme peşinde artık o çocuk.
o çocuk artık olan bitenler için babasına kızmıyor. iyi ki de babasına tepki vermemiş. çünkü değmezmiş.
hiçbir şeyin büyütmediği o çocuk bir anda neye uğradığını şaşırdı, herşeye kafa tutan o dik kafa eyvallah dediilk keresinde, hayır benim dediğim diyen o taş kafa ilk keresinde tamam dedi bu sefer.
çocuk babasıyla ilgili kötü bi anı hatırlamıyor. iyi ki de babişko demiş çocuk hep, herkese sınır çizen çocukiyi ki babasına duracağı yeri göstermemiş.
durup düşündüğünde, korktuğu 2 tane şey hatırlayan bu geniş mezhep çocuk şimdi yaşayacaklarından bunlardan korkmadığı kadar korkuyor. bu korkularıyla annesi ve o, tek başına yüzleşmek zorundalar. hiç tereddüt etmeden başını alıp giden, gittiği her yerde mutlu olan, çok sıkıntının içinde hep mutlu olmayıbecerebilen, cidden anı yaşayan bu çocuk artık ilerisini planlamak zorunda olduğunun, destek olmak, doğduğu şehirde yaşamak, bütün gün bilg başında çalışmak zorunda olduğunun farkındalığıylayeni bir iş dedi istanbulda ve hiçbiryere gitmedi.
allahtan çocuk tamamen büyümemiş ki, kalan zamanını gülümseyerek değerlendir diyen kocayan kısmına öğüt verip duruyor. sonra babanı çok özleyeceksin, onunla zamanını iyi değerlendir diyerek fısıldıyor hep.bir gün herkesi özleyeceksin diyor hatta, sen ki kimsecikleri özlemeyen, ooooh vur patlasın çal oynasın diyen sen....
herşey bir kenara da, çocuğun hala gücüne giden tek şey babasının çok iyi kalpli olmasıydı. keşke ona olsaydı da babasına olmasaydı diyebilecek kadar incinmiş. yaşarken yaşadıklarını, sevdiklerini, sevmediklerini, yemek yemeyi unutacak olması pek cok seyden daha ağır gibi geliyor çünkü ona.
iyi ki babasına onu ne kdr sevdiğini hep hissettirmiş. bu yazıyı okuyan herkes kendine biraz olsun pay çıkarsın istiyor, çünküya tersi olsaydı dediğinde dehşete kapılıyor. gerçekmiş gibi yaşadığı için kimsenin bu dehşeti yaşamasını istemiyor.

29 Temmuz 2008 Salı

Sezen rüyası...


Bir Sezen masalını daha geride bıraktım, her sene böyle bir rüya yaşamak istiyorum ben açık havada, o söylesin ben dinleyeyim istiyorum bir ömür boyu; o kadar ifadesiz ki artık Sezen konserleri bende... Geçen sene yazdığım yazıdan ya da bir önceki sene ya da daha önce Sezen denildiğinde söylediklerimden daha öte diyeceklerim var mı? Sadece şunu biliyorum ben ne kadar yaş alsam ne kadar büyüsem o kadar anlamlanıyor Sezen şarkıları, yaşadıklarım eklendikçe üst üste, kırdıklarım, kırıldıklarım çoğaldıkça her biri daha çok içime işler oluyor... Söylediği onca şarkıdan bana düşen, içime dokunan satırları bir araya getirsem bir Ferihan şiiri olur mu, ardıl satırlar anlam bütünlüğü oluşturmasa da çok şeyin ifadesi bende...

Işık doğudan yükselir ile başladı konser; inanılmaz bir orkestra, sözsüz bir ziyafet konserin ilerleyen zamanlarında Sude'de de aynı şeyi hissedeceğim; sonra Sezen çıktı devleşerek, sahnede kocaman oldu... Ne çok şarkı söyledi eskilerden, eksik bırakarak çok sevdiğim bazılarını; son bakış, beni bırak, kış masalı, aşkları da vururlar, ikili delilik, hasret, köprü bunlardan sadece şimdi aklıma gelenler... Keşke bunları da söylese dediklerim... Söyledikleri ile gözyaşı oldu, ahh dedirtti içimden...
Yine mütevazıydi sonsuz, yine doymuştu, sindirmişti her şeyi içine, en güzel şekliyle, değer biliyor ve farkındaydı, sevilmek ne ağır bir yük... Hayata dokundu, belki de en büyük öğretiyi dillendirdi; "akıl hiçbir şey bir tek esas var; vicdan" dedi... Ne büyük bir ders, ne büyük bir içe dönüş, gece yastığa rahat koyabiliyor muyum kafamı sorgulamaları... Dönüp baktığımda arkamda bıraktıklarıma, bırakmaya çalıştıklarıma ve bırakamadıklarıma "ben her şeyimle ordaydım bu yüzden vicdanım rahat" son cümlesi ile çıkıyorum kendi sorgulamalarımdan... Diğer taraf da böyle düşünüyorsa asıl o zaman işimiz var dercesine bakıyor aklım, yüreğim bana; ama ben tek esas vicdanımla birlikteyim... Sezen şarkılarına teslimim... Sen ağlama, geri dön, git, beni unutma, haydi gel benimle ol, ne kavgam bitti ne sevdam, değer mi hiç, hadi bakalım, gülümse, 1945, bir çocuk sevdim, masum değiliz, namus, vokalisti Eda’dan Lal, kaybolan yıllar, kaç yıl geçti aradan, her şeyi yak, firuze, erkek güzeli, dansöz dünya, kavaklar, hala haber bekliyorum senden, yol arkadaşım, kalbim egede kaldı, İzmir’in kızları, bir roman’ı sevdim, Cihan’dan 1980, keskin bıçak, rakkas, Tanrı’nın gözyaşları, menajer...
Her şarkı ayrı keyif, her şarkı ayrı histi o akşam, Sezen hem çok asil, hem çok erişilmez, hem çok bizdi, her şeydi, aynı anda çok şey.... Ama en önemlisi ve bence en değerlisi açılan eteğini kapamaya çalışırken de, hayata dair çok büyük şeyler söylerken, onca senelik alışverişi, sevgiyi anlatırken de hepsin de sonuna kadar samimiydi...

Bu topraklarda hangi kayıp olsa içim cız eder benim ama Sezen Aksu giderse bir gün gerçekten çok sızlar içim... Böyle bir bilgeye çok çok uzun yıllar versin dileğim...
2009 yazı gelsin hemen, ömür geçsin evet, Açıkhava Sezen saati olsun zaman...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

-se, -sa...


Ne çok önemsiyoruz kendimizi, ne çok ben diyoruz, ne çok cümleler kurup, ne çok eziliyoruz sonra altında o cümlelerin... Hâlbuki dünya ben olsam da dönüyor olmasam da, evet varlığım önemli belki birkaç kişi için ama eksilsem gitsem ne düzen bozulur ne de durur her şey... İşte belki de sadece bu yüzden sırf bu gerçek sebebiyle bilmek lazım aslında ne küçük olduğumuzu, öyle dünyalar olmadığımızı sadece bir parça olduğumuzu ve en önemlisi belki de; belli olanı yaşadığımızı, gelip geçici olduğumuzu... Belki o zaman her şey daha gerçekçi, herkes daha kendisi olur... Yüreğinden geçeni yaşar, içinin cümlelerini ses yapar... Kim bilir belki o zaman herkes kendini küçültür de hislerini, düşlerini büyütür, hayat o zaman gökkuşağı olur... Olsun mu, bana kalsa hemen....

22 Temmuz 2008 Salı

Bir Rüya... Ömür Boyu...


Sayılı gün çabuk geçer derler, deriz, gerçekten de öyledir, beklenen bir şey varsa, beklenen biri, beklenen bir olay, başka bir şey ya da, hiç geçmez gibi gelen zaman bir anda bitiverir, yanındadır artık beklediğin ya da çoktan yaşanmıştır heyecanını duyduğun, bir yerde bir bebek doğar, bir yerde bir özlem biter, bir yerde bir düğün, geçer gider. Ardında anılar ve belki şahit fotoğraflar bırakarak.


12 Temmuz; aylardır beklenen, hazırlanılan, merak edilen, heyecanı duyulan, kendiminkinden sonra belki de bana en yakın olan... Ati ve Berat’ın düğünü...


Günlerdir yazmak istediğim; ama yazacaklarımın yaşadıklarımın yanında ne kadar özensem de sönük kalacağını bildiğim... Bu yüzden ürktüğüm... Şimdiden ifadesizliğim adına özür dilediğim...


11 Temmuz Cuma; kınasız gelin olmaz dedi annem aynı gün içinde 3 kez arayarak, kına yapmadan içime sinmiyor dedi annesi aynı gün... Vardır bir bildikleri, senelerin tecrübesi, sembolik olarak da olsa yapalım, eksik gedik kalmasın istedik... Cuma akşamı Yalova’da 3-5 kişi Ati kınası yaptık... Anne, babası sağ ve çok mutlu olan kızların yoğurmasıymış adet kınayı... Çok şükür öyleyiz ikimiz de Nuray’la... Ben yoğurdum, bir eline ben diğerine Nuray yaktı kınayı... Ne çok dua ettim, bir ömür boyu diye başlayan, kabul olacağından emin olduğum... Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar dedik, kızımızı değil annesini ağlattık... Ne de olsa sekiz sene önce çıkmıştı kız baba evinden, ne gerek vardı ağlamaya, ben olsam ben de ağlamazdım... Nasıl yalanladık ertesi gün kendimizi... O gece birlikte uyuduk, üç ev arkadaşı, yan yana... Herkesin aklından, zihninden kim bilir neler geçti...


Uyandığımızda ertesi gün o gündü artık, şaka gibi...


12 Temmuz Cumartesi; Ati hazır Yalova’dan, baba evinden çıkmak üzere... Prosedürler başladı; ne çok adet varmış kimi zaman yok artık dedirten onlardan biri bence kırmızı kurdele durumu, gereksiz, çok hem de ama adet, yapılsın napalım... Bir önceki gece ağlamam ben ne gerek var diyen gözler sözsüz yaşlandı, herkes içinde ne hissetti bilmem ama sarıldıkça Ati aile bireylerine; ağabeylerine, annesine, babasına çok ağladık biz, çok ağladı herkes... Demek ki sekiz yıl önce çıkılmamış baba evinden demek ki ağlamam ben demek anlamsız bir tavırmış, ağlanılıyormuş, hem de nasıl...


Gözyaşlarını Yalova’da bırakıp İstanbul’un yolunu tutuyoruz, ilginç bir görüntü deniz otobüsünde gelinlikler içinde bir kız :) Kaptanın gelin ve damada ikramları ve güverteye çıkan gelinle damadımızın kayda geçen görüntüleri ile birlikte bir sürü fotoğraf :)


İstanbul’dayız artık ve bizi daha doğrusu çiftimizi bekleyen müthiş şeker pembe pespembe arabaları, sürecin güzelliğine daha da güzellik katanlardan :) Nasıl özgür nasıl kendileriler pembeler içinde :) Özgür demişken Özgür gelmiş Fenerbahçe’ye bizi beklemekteymiş; içimde bir endişe ya yetişmezse Ati’nin saçı başı makyajı diye aksi için dualardayım –ne çok dua etmişim ben ya- Bağdat Caddesinde konvoy olmak zor zanaat ama inanılmaz keyifli, arabanın şekerliği mi bizimkilerin enerjisi mi bilmem herkes mi selam verir :)


Gelin Odası; sanmayın ki içeride sadece Ati var; onunla birlikte koca bir ekip öncesinde sadece biz sonrasında çok fazla insan... Özgür, Cengizhan; saç, Dilek; makyaj, Buket; gelinlik... İşte yaratıcı ekip hepsinin ellerine sağlık hepsi kusursuz çalışmışlar sonuç tüm gece ortadaydı, sonrasında fotoğraflarda :)


Veeeee davetliler... Her şey su gibi akıp gidiyor, insanlar gelmeye başladılar, kokteyl alanında toplanıldı önce daha sonra mekana geçildi; her şey o kadar şık, atmosfer o kadar güzel ki; tam Ati’ye yakışır biçimde buradan Fenerbahçe Faruk Ilgaz (Rıfat Ilgaz değil Nuray :P) Tesislerine kocaman tebriklerimizi gönderiyoruz; tüm gece için :) Işıklar azaldı, gözler barkovizyonlara döndü; en sevdiğim Sezen şarkılarından biriyle “Su gibi” ile başladı Ati’nin fotoğrafları; Bir ömrün hikayesi, sığar mı bilmem satırlara / Yaz desem anılara Sırlarımı ele verir mi / Su gibi aktı yıllar Deryada bir damla kadar / Yaşadım şahidimsiniz Yıllar sizden kim korkar /Gül gibi hatıralar Tül gibi beni sarar / Daha dün yaşananlar Hem yakın hem uzaktalar... her birinde içimin titrediği, hepsinde canımsın dediğim onca fotoğraf arada bizimkilerin de olduğu elimizde ziller evimizde göbek atarken ki fotoğraflarımız da dahil :)



Ati sırasını Berat’a teslim etti; fonda Barış Manço’dan Güle Güle Oğlum çalıyor, ekranda fotoğraflar; Berat’a, arkadaşlarına, ailesine, kayıplarına, eksiklerine dair, elde değil gözyaşları hakim salonda ne kadar istenmese de mutlu anlarda, hayat bazılarını çok erken büyütüyor, bazılarının acılarını çok erken sunuyor; ses belki Barış Manço’nun ama seslenen o ana tanık olamayanlar; Güle güle oğlum ne kadar da çabuk geçmiş meğer yıllar / Kendi kanatlarınla uçacak kadar büyüdün ha / O kadar oldun mu sen oğlum o kadar büyüdün mü / Güle güle oğlum demek artık sende yuva kuruyorsun / Sevdiğin kızla bugün evleniyorsun / Mutluluklar sana benim aslan oğlum / Yine de son bir nasihat benden sana / Tanrının en büyük lütfu bu unutma / Sar onu kollarınla sar sar / Güle güle oğlum gözlerimin nemlendiğine aldırma / Sen de anlarsın bir gün baba olunca / Hadi, hadi artık gidelim davetlileri bekletmeyelim / Güle güle oğlum güle güle / Güle güle oğlum güle güle


Silinirken gözyaşları herkesin dilinde maşallahlar, nazarlardan sakınsınlar çünkü artık ekranda birlikteler bundan sonrasında da hep olacakları gibi... Fonda Mor ve Ötesi – Benim küçük sevgilim; onların şarkıları ve her geçen fotoğrafta birbirlerine inançla bakan müthiş gözleri...


Ne olduğunu hatırlamadığım bir şarkı, sözleri yok sadece bunu hatırlıyorum ve evet olmuş bu şarkı olmuş dediğimi; merdivenlerden iniyorlar; salına salına nikâh masasına erişiyorlar; Ati prenses gibi, inanılmaz ihtişamlı... Nikâh şahitlerini çağırıyor nikah memuru Nuray Kozan, Ferihan Savaş, ismi hatırlamıyorum Berat’ın eniştesi :) Hayatımda ilk kez nikah şahitliği yaptım ki bu Ati’nin şahitliğiydi; inanılmaz gurur verici bir şey; Hayatımın bundan sonrasına bu birlikteliğe şahit ol diyor size can dostunuz nasıl gurur verici olmasın; hiç tereddütsüz tüm inancımla şahitlik ettim birlikteliklerine ve Nuray’ın müthiş fikrini dillendirdim; şahitlik ediyor musunuz sorusuna sadece evet değildi cevabımız çok net hatırlamasam da şuna yakın bir cümle çıktı ağzımdan “Biz temsilen burada iki kişi olsak da çok kişiyiz aslında o yüzden bir soralım bakalım klana şahitlik ediyorlar mıymış” cevabı üç masadan yükselen koca bir evet oldu, yansıması Ati'de kocaman bir mutluluk :) Hayatımın en önemli imzasını attım şimdiye dek attıklarımı düşününce :) Küçük ama önemli bir detay; ayağa basma savaşını Ati kazandı :) aksini düşünen var mıydı :P


İlk dans; öyle durağan değil kıpır kıpır kendilerine yakışır biçimde yine :) havai fişek gösterisi sonrasında ikisinin de çok sevdiğini bildiğimiz ve sonrasında kesinlikle bir çare bulunması gereken masa dolaşma hoş geldiniz muhabbeti... Ne kadar sürdü bilmiyorum ama 350 kişiyi öpmüş olmak çok da sevimli bir şey olmasa gerek... Yok mudur bunun bir çaresi, ben çok düşündüm ama yok bulamadım... Belki bu sebeptendir ki bizlerin masalarına geldiklerinde kısacık tuttuk, bir ömür boyu saklasın, kızına kızı olmazsa gelinine hediye edebilsin, hiç eskimesin, modası geçmesin diye diye arayıp bulduğumuz hediyemizi verdik, üç masa birlikte fotoğraf çektirdik ve kendimizi piste attık :) sonra da hiç oturmadık sanırım... Çok eğlendik, çok dağıttık, çok keyfimize baktık, düşünmeksizin hareket ettik... Hissettiğimiz gibiydi aslında tam da düğün, bizimdi... Öyle anlaşmışlardı mekânla, son misafir çıkana kadar devam edecek... Saat 04:30 u böyle buldu sanırım...


Ati gelin çiçeğini attı, ben tuttum. Tutum ama bende kalmadı kuzeni kaptı :) Alışkın bünye teğet geçmelere, garipsemedi pek... Ben değil de arkadaşlarım anlam veremedi duruma, sen tutmuştun sen tutmuştun çiçeği isyanlarındaydılar... Neden bilmem çok bir meraklılar sanırım ilk gidenin ben olmasına...


Sabah saat 04.30 sularında havuzdaydı Berat ve ardından Ati :) Asla yapmayacağım bir şey mesela benim :P Çılgın olmak başka bir şey işte :)


Gelin odası, başladığımız yere geri döndük :) Ati gelinliğini Berat damatlığını çıkarttı, düğün sırasında içilenler yetmemişcesine alkole devam edildi, ben uyudum :) etrafımda benim bile laf yetiştirmeye takatim kalmayan erkek tarafı arkadaşlarıyla Nuray’ı tek başına mücadele ederken bırakmıştım en son. Uyandığımda değişen hiçbir şey yoktu herkes hala çok konuşuyordu :)


Tarihler 13 Temmuz Pazar’ı gösterir saatler sabahın 6:30 una işaret ederken ayrıldık Faruk Ilgaz Tesislerinden; biz evimize çiftimiz de Maldivler öncesi kendilerine kalan birkaç saati geçirmek üzere otele gittiler...


Ben bu yazıyı yazıp yayınladığım vakitte yani şimdisinde hayatın; onlar müthiş bir balayı sonrasında evlerine geldiler. En terbiyesiz ben geldikleri gün yani Pazar ve ertesi gün Pazartesi gecenin iki buçuğuna kadar onlardaydım, iki gece de çok eğlendim çok keyif aldım...


Anladım ki boşuna bir gülümseme yerleşmiyor benim yüzüme Ati ve Berat’ı gördüğümde... Anladım ki insan ne kadar içinde hissederse dostunu o kadar değerli oluyor her paylaşım... Anladım ki ne çok yazsam da hiçbiri hissettiklerim kadar değil...


Dilerim birbirinize ışıl ışıl bakan, aşkla bakan gözleriniz bir ömür boyu öyle kalır... Sevginiz yaşadığınız her saniye artar, birbirinizin kıymetini bilir, hayattaki en büyük destekçileriniz olursunuz... Cansınız... Hep mutlu çok mutlu olun...


Bu yazıyı hala okuyorsanız, sabrınızdan dolayı kocaman bir tebrik size sevgili okuyucu :)


Allah herkese böyle güzelini yaşatsın, yanında mutlu olduğunuz, sadece onun varlığına şükrettiğiniz birliktelikler diliyorum size ve kendime... Eksik yaşanmayan hayatlar diliyorum... İncinmeden sevmeler...


Amin :)

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Ayrılığın eski tadı yok.


Atinin düğünün yazmak istiyorum evet ama öncesinde okuyup nasıl da hak verdiğim bir Can Dündar yazısını paylaşmak istedim...

Bu kadar kolay olmamalı her şey, belki benim yaşadığım kadar da zor olmamalı... Ne birini hayatıma sokmak bu kadar zor olmalı ne de çıkarmak... Ama yaşananın adı ne olursa olsun bu kadar önemsiz ve kolay olmamalı... Hissetmek zor çünkü, yakalayınca kaçırmamalı... Heyhat hayat işte dilediğin gibi olmuyor her şey... İşte paylaşmak istediğim yazı her satırına sonsuz katılarak...

Ayrılığın eski tadı yok-Can Dündar

Biz çocukken, tepesinde bir dantela örtüyle başköşede duran yeşil ışıklı ahşap radyomuzdan, hüzzam makamında ayrılık şarkıları yayılırdı salona:“Ayrılık, ümitlerin ötesinde bir şehir”di o zamanlar; “...ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir”di.“Yaman kelime”ydi ayrılık; “benzetmek azdı ölüme”...Ve her kim uğrarsa bu zulme, “gündüzü olurdu gece...”Selahaddin Pınar’ın tamburu “Ayrılık yarı ölmekmiş/ o bir alevden gömlekmiş” diye inler ve sorardı:“Ey sevgili sen nerdesin/ nerdesin ey sevgili?”“Çerağ” nedir bilmezdik; ama Sevim Tanürek, “Alev alev çerağız biz/ Ayrılsak da beraberiz” deyince bir yangın fitili tutuşurdu yüreğimizde...Sonra Zeki Müren çağlardı, tane tane söyleyerek:“Aynı bedende can gibiyiz/ cana can veren kan gibiyiz/Yanıp da bitmez kül gibiyiz/ biz ayrılamayız/Eller ayırsa bile/ yollar ayırsa bile/ biz ayrılamayız.”
* * *
Büyüdük; o “çerağ” da içimizde büyüdü alev alev...Sevdalandık... ayrıldık... yandık.Ayrılıkla ölümü, biz de Abdürrahim Karakoç’un “Mihriban”ıyla kıyasladık:“Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban...”Timur Selçuk, “Ayrılanlar için” değil, bizim için çalıyordu:“Ne kadar acı olsa / ne kadar güç olsa/ Her şeyi, evet her şeyi unutmalı”ydık.“Kalırsa içimizde bir derin sızı kalır”dı.
* * *
Derken vuslat kolaylaştıkça; basitleşti ayrılmalar da...Kocamaya bir yastık yetmez oldu.Sönenin son ateşiyle yakılan sigaralar gibi; ayrı düşülen yavuklunun hasreti, yeni bir aşkın kollarında giderildi.Ve günün birinde Ajda Pekkan, “başı yukarda meydan okuyarak hayata”, ayrılıkların üzerindeki o kırık yeniklik duygusunu silip attı:“Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık” diye kovaladı eski sevgiliyi:“Bir zamanlar sen de bana acımadın/ yalnız kaldım/ Yıkılmadım ayaktayım.”
* * *
Herkes bu çıkışı bekliyordu sanki...“Ümitlerin ötesindeki o şehir” bir anda tarumar oldu.Bir baktık ki 20. yüzyılla birlikte, ayrılan yollarda söylenen şarkılar da değişmiş, herkese bir güven gelmiş. “Aşk dediğin geliyor, geçiyor” diyen Hande Yener, ayrılığın onuncu gününde eski sevgilisine “Yalnız değilim, sıkılmıyorum” mesajı göndermiş.Nazan Öncel, bir vedalaşmayı “Jetonu mu yoktu, aramadı gitti/ velhasıl bitti” diye özetlemiş.Sonra jeton da tarih oldu. Ayrılık acısının ilacı bulundu. Demet Akalın bir yıl önce “seve seve” ayrıldığı sevgilisiyle “İsim neydi çıkaramadım/ adın neydi hatırlamadım” diye kafa buldu.Şimdilerde dillerde gezen bir yaz şarkısında ayrılıklara iyi gelecek formülü açıklıyor:“Hemen yeni bir aşk bulunur, yerin çabuk doldurulur/ Sevgilimi koluma takarım/ Bebek’te üç beş tur atarım/ Olmadı bi de sinema yaparım/ gördüğün gibi çok unutkanım.”
* * *
Dedim ya, ayrılığın eski tadı yok.
Şarkılardan belli...
Ati'nin düğününü yazmak istiyorummmmm....

10 Temmuz 2008 Perşembe

Hayat gibi...


Hayat gibi iki şarkı... Hayat gibi çünkü tezat, çünkü ironik, çünkü zıt... Hayat gibi bir düğün bir cenaze... Hayat gibi gülerken ağlamak, mutluluğuna gölge gözyaşına kahkaha gibi... Hayat gibi işte çok da anlatmaya gerek yok yaşadığımız, içinde olduğumuz, hayat işte dediğimiz... Öyledir ya hayat çok mutlusundur yolundadır her şey iki dakika sonranı bilemezsin ya da bitti her şey derken bir anda bir ışık oluverir hayat, olur gerçekten hayat işte...

Bu iki şarkı da öyle işte bana tam da bunu hissettiren sözlerden kan damlarken tabir-i caizse –ki caizdir- melodi kıpır kıpır... Vardır başka örnekleri de ama dikkatimi çekmişken paylaşayım.

Biri son zamanlarımın şarkısı, kulağıma hoş gelen, sevdiğim belki, belki yakın bulduğum, belki aslında alakam olmayan... Yüksek Sadakat - Ben seni arayamam... Buyurunuz sözleri; youtube olsa şarkının kendisini de bulabilirdiniz ama inanın açık mı kapalı mı diye bakmaya bile üşeniyorum, hep kapalı hep kapalı çünkü... O yüzden sözlerle idare ediniz ;)

bak benden arta kalan
biraz kül biraz duman
ne kadar istesem de
ben seni arayamam

ruhum rüyaya dalmış
dünya uzak gerçek yavan
sanki bir yok bir de varmış
ben seni arayamam

keşke yanımda olsaydın
kolay olurdu o zaman
ben sussam sen anlatsaydın
yorulunca uyusaydın

kolay mı sanıyorsun
kolaysa yan o zaman
yağmurum ol in üstüme
ben böyle yaşayamam

halimi görüyorsun
bir şeyler yap o zaman
sebebim var biliyorsun
ben seni arayamam

Diğeri ise Sonny J adında bir DJ’e ait kendisi kıpır kıpır sözleri tam tersi tam da hayat gibi :) bir şarkı... Şarkıyı Donna Hightower diye biri söylemekteymiş. Bunun da sözleri aşağıdaki gibi, bakın bakalım size ne hissettirecek bu şarkılar...

If you hold my hand
things won't be the same

If you hold my hand
things are about to change

Summer's gone, spring is gone, life goes on and on and i'm just bored to tears
If I could find a little space to paint a smile upon my face and hide the years
If winter comes and I'm around to see the snow upon the ground, what can I do
When I don't have the will to fight the coldness of the summernights are the darkest blue

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Neden Acaba?

Danışman milleti alışkındır yersiz yurtsuz olmaya, çalışma ortamının herhangi bir yer olmasına, aidiyet duygusu yoktur, karakterinde olmadıkça aidiyet duygusu pek de sıkıntı yaşamaz. Önemli olan notebook ve erişimdir danışman için. Notebook u ve erişimi olduktan sonra her yer ofistir. Yoktur yani öyle bir masam olsun üstünde kalemliğim sevdiklerimin fotoğraflarının olduğu çerçeveler, duvarda bir pano renkli raptiyelerle tutuşturulmuş notlar, bir dolap öğleden sonra acıkmalarında atıştırmak üzere abur cubur depolanacak bir alan gibi beklentiler... Böyle şeylere yer yoktur danışman milletinin hayatında...

Müşteriye gidersin, sana çalışman için bir yer gösterirler, yadırgama hakkın yoktur, orası uygun görülmüşse orasıdır, kış günü eldivenle klavye kullanmak zorunda kalman da önemli değildir, çalıştığın odadaki fare kapanının gerçekten bir gün işe yarayacak olması, senin sandalyeler üzerine çıkman da ya da dakikanız para deme lüksünü hadsizliğini hatta taşıyan çok sevgili müşterilerinin kendi ofislerinde bağlantı problemi yaşayıp tüm günü boş boş geçirmen de sorgulayabileceğin bir şey değildir örneğin.

Bununla birlikte alışkındır danışman milleti çok da fazla sorgulamaz müşteri prosedürlerini velhasıl gelip geçicidir her süreç, proje bazlı çalışmak böyle bir şeydir. Kalıcılık yoktur, anlıktır her şey, kimilerinin gerçek hayatlarına da yansır ki pek de tasvip etmediğimizdir özünde güzeldir çünkü bir takım aidiyetler.

Mayıs başından bu yana sonrası belli olmayan dahası belli olmayan bir süreçteyim; başlangıcında olmayan sonrasında alınan bir kararın uygulaması ile açık ofiste insan içinde çalışırken bugün yaklaşık 3 haftadır ofis dışarısında ikiye bölünmüş bir toplantı odasının küçücük daracık bir kısmında önümde iki notebook la çalışmaktayım, bir birinden bir birinden... Ve anlıyorum ki insanlar F tipi ceza evlerine boşuna karşı çıkmıyormuş... Yalnızlaştırılmak, sosyal ortamdan koparılmak aslında özünde her şeyin gelip geçici olduğu bir mesleği yapan danışmana bile ters gelebiliyormuş... Şirket uygulamaları; güvenlik sebebi ile kesinlikle ofis içerisine girmememiz girmemem gerekiyor(muş). Bununla birlikte yolun başında 2x dosyaya erişim hakkım varken şimdi ne oldu da x/2 dosyaya erişim hakkım kaldığını da anlayamıyorum, falan filan... Asla kişisel algılamıyorum ama şunu da sormadan edemiyorum madem böyle bir kaygın var baştan yap ne yapacaksan. Bir de şu sorgulamam mevcut tabii ki biz ki ne çok şirketin confidential tabir edilen ne çok şeylerini biliyoruz ki bu bizler için ahlaktır, mesleğe saygıdır, güven, itibar meselesidir dolayısıyla bizdedir, az biraz birlikte çalıştığın insanlara güveneceksin. Az biraz o birlikte çalıştığın insanlar kendilerini senden hissedecekler ki yaptıkları işten keyif alsınlar...

Algılamakta zorlandığım şeyler var hayatta, kişiselimdekilerle uğraşıp uğraşıp en sonunda amaaannn diyorum, hani Feri’yi tanıyanlar bilir Feri’nin suskunluğundan korkmak gerekir çünkü susmak Feri için vazgeçtiğinin, artık bir şeylerin olmayacağına inandığının göstergesidir, boşa kürek çekme hallerinden yorulma belirtisidir.

İşle ilgili hele ki karşı tarafla ilgili anlaşılmazlıkları sorgulama cesaretine bile girmiyorum...