25 Şubat 2009 Çarşamba

Feri Hollanda'da...


18 Mart sabahı günlerden Çarşamba herkes işteyken ben valizimi almış kendimi Hollanda yollarında buldum... Hem de iş için değil... Hem de üniversite zamanlarından çok sevdiğim bir arkadaşın, Ozan’ın yanına gider halde... Çok güzel bir 5 gün geçirdik Ozan’la; planlı programlı düşünülmüş bir Hollanda turu yaşattı bana... 5 güne 5 şehir sığdırdık... Herbirine ayrı bir özellik atfedilmiş Hollanda şehirleri; Utrecht, Den Bosch, Eindhoven, Amsterdam ve Rotterdam... Bu gezme sırasıyla yazılmış hali... Ben en çok hangisini sevdim sıralamasıysa; Utrecht, Amsterdam, Eindhoven, Rotterdam, Den Bosch....

Utrecht; sanki her yerin ortasında, her yere en yakın yerleşim orasıymış gibi geldi bana, öyle mi bilmiyorum, kanalları ve yeşil alanları ile bende en öne çıkan şehir oldu. Amsterdam’da da kanallar var ama Utrecht daha yeşil o yüzden daha güzel bence... Turist kalabalığı ve hengamesi olmayan bir güzel öğrenci şehridir kendisi... Yurtdışında okumayı düşünenlere önersek mi??? Alsın bisikletini gitsin gençlik okumaya... Hem şimdi yapmayacaklar da ne zaman yapacaklar :) Utrecht’de yaşanır, şöyle kanala bakan, ağaçlar gören eski bir Hollanda evi... Yakışır...

Den Bosch; kendisine yalnızca Utrecht dönüşü bir şeyler yemek ve içmek üzere gittiğimizden hakkında yazabileceğim tek şey SAP Hollanda’nın bu şehirde olduğu ve yemek yediğimiz yerdeki sınırsız baskın ve boğucu hava ve müzikti... Yemekler çok güzeldi o ayrı...

Amsterdam; gitmeden hakkında çok şey bildiğimiz şehir... Özgürlükler kenti, yasak kelimesinin yasak olduğu yer... Keskin ama net fikrim; Amsterdam diyince akla gelenleri çıkarıp atın kalan kısım çok güzel; eski Hollanda evleri, kanallar, bisikletler, rahat ve mutlu insanlar, parklar, müzeler... Evet bu kısmı kesinlikle takdire şayan ama bana kalırsa turistik kısmı, red light district, coffee shop, sex shop döngüsü rahatsızlık verici... Amsterdam’a gidince evet göreceksin, evet belki deneyeceksin ama kanımca sapkınlık, kanımca artık ticarete dönüşmüş ve kanımca güzel olan Amsterdam’ı gölgeleyen bir durum... Hep bildiğin ama gittiğinde aslolanı gördüğün bir durumdu benim için Amsterdam... Evet red light district i zaten biliyordum ama şimdiye kadar adını duyup hakkında konuştuğumda oraya gidip cebine azıcık para koymuş yüzünden sivilce taşan maximum 18-19 yaşında ergen erkekleri pazarlık yaparken gördüğümde, iç çamaşırları ve jartiyerleri ile kendini sergileyen kadınları gördüğümde ve o perdeler kapanıp para karşılığında sevişme ki bunun adı bence sevişme değil olayının başladığına şahit olduğumda üzüldüğüm kadar üzülmemiştim hatta hiç üzülmemiştim... Neden bilmem bu durum bana çok acınası geldi... Aynı şekilde yasak olanın ilgi çektiği gerçeği ile dolup taşan coffe shop lar ve sokaklarda kana karışan yasaklarla gevşeyen kahkaha atan yine maximum 18-19 yaşında olan ergen tayfa Amsterdam’ın sevmediğim kısmı oldu benim... Gençler tabii şimdi yapmayacaklar da ne zaman yapacaklar, denesinler heveslerini alsınlar bir yandan da :) Hem Amsterdam’a gelmişsin denemeyecek misin, denemedim mi, denedim...

Eindhoven; Ozan’ın şehri... Philips kenti... Bir Ereğlili olarak Eindhoven’ı Ereğli’ye benzettim ben. Şehiri şehir yapan Philips, konser salonu da, tren istasyonu da, stadyumu da her şeyi Philips tıpkı Ereğli’de her şeyin Erdemir olması gibi... Sırf bu sebep bile yeter benim Eindhoven’ı sevmeme... Hollanda’nın Ar-Ge ve dizayn şehiri olarak anılıyormuş ki bunun yansımalarını çok da belirgin bir şekilde görüyorsunuz gezdiğinizde... Öyle kanallar şehri değil o yüzden Utrecht ve Amsterdam’ı görmeden önce daha güzel geliyor şehir... Zira benim nezdimde su önemlidir :)

Rotterdam; hepsinden daha farklı bir şehir. İkinci dünya savaşı sırasında Alman bombardımanı sebebiyle geriye tek bir bina bırakılarak dümdüz edilmiş hatta abartı olmazsa ruhsuzlaştırılmış hollandalı görmenin imkansıza yakın olduğu bir Hollanda şehiri... Dolayısıyla mimarisinde öyle eski klasik Hollanda evlerine rastlanmıyor bu da insanı Hollanda’da olduğu fikrinden uzaklaştırıyor... Hani biri gözlerini bağlayıp koysa seni meydana neresi burası dese, İstanbul dersin o kadar Hollanda değil :) Yüksek binalar, Türkiye’deki gibi apartmanlar... Rotterdam bir liman şehri ki suyun önemi yine kendini gösteriyor bende... İçine iki cm çapında göl yap benim için şehir güzelleşir :) bu da öyle bir şey...

Bunların dışında bende kalanlar :)

Hollandalılar kadınıyla erkeğiyle uzun fazla uzunlar; sanırsın doğdukları günden bugüne her sabah sulamışlar bu insanları... Gerek yok o kadar uzun olmaya, oksijen gitmez valla beyninize mazallah...

Trafiğini çözmüş değilim, durunca herkes duruyor, gidince herkes gidiyor... Garip di mi... Bence de garip :) Bisikletler; arabalardan da yayalardan da öncelikli; bakacaksın cancağazım bisiklet yoksa etrafta sen önemlisin :)

Laaalelerrrr, laaaleler, laaaleler... Kemal Sunal’ı anar, Hollanda’da adım başı gördüğüm lalelere karşılık sürekli bu şarkıyı söylediğim için Ozan’dan bir kere daha özür dilerim :)

Karşılaştığınız herkesin ingilizce biliyor olmasının şaşkınlığı ve mutluluğu içerisindeyim. Hollandaca bilmeden, öğrenmeden orada senelerinizi geçirebilir kimseden de eee bi öğren yahu yakınması duymazsınız. Herkes ama herkes ingilizce biliyor ki bundaki en büyük etki televizyon; hiç dublaj yok, orjinal dil ki bu genelde ingilizce oluyor ve hollandaca alt yazı... Süper bir taktik bence dil öğrenmek için, kulak aşinalığı işi nasıl da kolaylaştırıyordur.

Ve son olarak değişik mimarileri, klasik eski hollanda evleri dışında yeni yapılan binalarda hep bir gariplik denenmiş ya binanın yarıdan sonrası boşlukta, ya bir yerinden yuvarlak bir şey fırlamış, ya yangın merdiveni binanın dışında Burj Al Arab tadında... Çok geniş bi hayalgücüne sahip Hollanda mimarları :)

Hayat arası, tennefüs gibiydi valla 18-23 Mart arası, şimdi zil çaldı, her şey aynen devam :)

Düşüncesi eksik insanlığı eksik olanlara...

Bu, bir şanstır; hayata eksiksiz gelmek, tam olmak... Bir takım engellere sahip olmaksızın gözlerini açmak dünyaya... Ve bu, daha da büyük bir şanstır; hayatını eksilmeden, tamlığını kaybetmeden devam ettirmek... Fiziksel ya da zihinsel; ayırt etmeksizin sosyal yaşamda bir bütün oluşturabilmek hayal olmamalı... Ayrım yapılacaksa da bir şekilde bu şansı eksik olanlara karşı pozitif ayrım olmalı... Yabancı özel okullar tarafından engelli öğrencilerin önüne çekilen seti hangi bakış açısı ile bakarsam bakayım anlayamıyorum... Gerekçelerini ise asla kabul etmiyorum... Devlet okullarının kendilerine nazaran engelli öğrencilerin eğitimine daha uygun olduğu gerekçesini sayfalarca metin hazırlasalar da bana anlatamazlar... Böylesi bir durumun karşısında yazık demenin ötesine geçemiyorum bundan bir kaç yıl önce Strazburg’da tanıştığım engelli bir türkün sebeplerini şu an o kadar iyi anlıyor o kadar hak veriyorum ki Türkiye’de yaşamama kararına... Çünkü kendisi bugün burada yaşasa Strazburg’da yaptığı hiçbir şeyi yapamaz... Bu kadar mı yok sayıp bu kadar mı görmezden gelebiliyoruz... Hayatında böyle bir gerçek olmadığı için önemsizleştirme hakkına sahip miyiz, asla... Kimsenin gerçeklerle sınanmasını dilemem ben ancak eğer bazı şeylerin varlığını ancak yakınımızda, içimizde olunca anlıyorsak da ey yüce rabbim diyorum... Yaşamadığım bir gerçeği idrak etmeme imkan yok ancak kendi bedeninde olmasa da babannesi 25 yıl felç yaşamış bir insanım ben, ömrüm kadar neredeyse dolayısıyla yapılanın insanlık dışı bir davranış olduğu konusunda ısrarcıyım... Ötelemeden dahil ederek yaşayabilmektir insan olana yakışan...

Blog kafayı yedi :(

Ağlamak istiyorum; blogumda bir problem var ve uzun süredir var... Post yayınlamaya çalıştığımda "Hata:İsteğiniz gerçekleştirilemedi. Lütfen yeniden deneyin." uyarısı alıyorum, sabırla 36789236373 kez daha deneyip şanslıysam yayınlayabiliyorum ama gelin görün ki tarih 25 Şubat'ta fixlenmiş durumda :(
Benzer bir problem yaşayan var mı, benimle deneyimlerini paylaşsa ühühühühü :'(

kime diyorum... huuuu...


ya bu insan denen varlık ilginç mi, anlaşılmaz mı ne idüğü belirsiz bir şey... anlamadım gitti... anladığım noktada da sanırım saçlarım beyazlaşmış, yüzümde yılların çizgileri olmuş olacak o da şanslıysam tabii... belki de çoktan göçmüş gitmiş olurum buralardan... yok valla yooookkkk anlayabilene aşk olsun...

ah bir zengin olsam dırıt dırıt dırıt dırıt dıımmm...


1 bildim yaşasın :))) ya bu kadar çok parada 1 bilmiş bir insan olarak benim de hakkım var... İki kişi paylaşacak onca parayı bana kalırsa 3,2,1 bilenlere de verilmeli... Verilsin işte verilsin... 1 bildim ya bak onca rakam arasından 1 bilmişim işte daha ne :) Bu hafta 1 önümüzdeki hafta 2 derken 6 haftada kotarırım ben bu işi ;)

Bir Veda Havası...


Bazı şarkılar vardır, bazı şarkıların bazı satırları vardır; içimi titretir benim... Yaşamışcasına, her defasında hatırlarcasına, sanki benim hikayemmişcesine içimi titreten... Tıpkı Bir Veda Havası'nın

Ellerim kurtulacak ellerinden
Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi.

ve

Seninle bir bütün olabilirdik
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal

satırları gibi... Bu satırların yazanı yok artık... Bazı şeyler evettir ya da hayır... Tartışılır ya da kabul edilir... Hepsini bir kenara koyduğumda sadece bu satırlar için bile benden çok ama çok teşekkürler yazanına...

İçim pek bi kıpır kıpır :)

Gitmek... Azıcık da olsa dönüp arkana ben yokum demek... Azıcık da olsa aidiyetini sıfırlamak... Azıcık da olsa başka yerlerde olmak, hiç görmediklerini görmek... Hep gördüklerinden azıcık da olsa uzaklaşmak... Belki son zamanların, işin, arkadaşların, ailenin, aşkların içine yığdıklarını az biraz söküp atma fırsatı yakalamak ya da bu fırsatı ummak... Tarihler 18 Mart'ı gösterdiğinde ben elimde bana 5 gün yeteceklerle birlikte sohbetini çok sevdiğim, varlığına hep şükrettiğim canım arkadaşım Ozancığımın yanına gidiyorum :) 23 Mart'ta da aidiyetime teslim olmaya geliyorum ama eminim dinlenmiş, hafiflemiş, tazelenmiş olarak... Hikayenin İstanbul yani ben tarafı ve Eindhoven yani Ozan tarafı pek bir heyecanlı... Amsterdam'a THY ile gidecek olmam da gündem itibari ile biraz ironik olsa da sahip olduğum millerle çok çok çok ucuza bilet almış olmaktan ötürü amaaannn düşse de kısmet artık diyorum :)

Bu arada miller için Çayeli ve Bergama'ya bir deee işe başlayalı henüz 1 ay olmuşken bana izin veren çok sevgili patroniçeye ayrıca selamlar :)

Ayyy pek heyecanlıyım sanırsam :)

Bir sorum olacaktı...

Ulen başka dönemin insanıyım herhalde ya... Cezaevinde Nazlı'yı elinde bebişi ile karşılayan mahkumların Emine için hazırladıkları yatağı gördüğümde de ağlıyorum... Gerizekalı Mustafa'nın altın kafese koyduğu dünya tatlısı dedesinin fırsat bulur bulmaz kaçtığı satın alınmış Mustafa hayatından eski mahallesinde buz gibi evlerinde yine o gerizekalı torunu ve süper oyuncu oğlu tarafından bulunduğunda üç neslin arasında geçen diyalogu dinlediğimde, izlediğimde de ağlıyorum... Var mı bildiğiniz bi psikolog :)

16 Şubat 2009 Pazartesi

Öyledir işte...

Bir zamanlar her şeyin olanı an gelip aramaya çekinir hale sokar hayat insanı; öyle kendi kendine merak eder durursun da ne yanına gidebilirsin ne de alıp eline telefonu düşünmeksizin pat diye arayabilirsin, bir mesaj atarsın çok çok da cevap verir ya da vermez... Başka hayatlardır çünkü artık yaşanan, senin merak ettiğine birilerinin iyi baktığını umarsın sadece... Çünkü sen dışarıdasındır artık... Onun içerisi başkadır... Öyledir işte... Bilirsin...

14 Şubat 2009 Cumartesi

Şofben senden nefret ediyorum!!!!

Bu eve taşınalı tam tamına 10 ay 2 gün oldu -evet tarih konusunda takıntılı bir insanım ne var- ve ben bu şofbenden çok ama çok sıkıldım yeter artık ya neden hep ben ya nedennnnnn.... Eve taşındığımızın ikinci gecesinde gece yarısı alt komşunun çığlıkları ile uyanmış evi sular içinde bulmuştuk neden şofbenin çelik borularından biri patlıyor bizim evimizi su basıyor ve alt kata sızıyor olayı biz değil de alt kat komşumuz fark ediyor gecenin bir yarısı saatlerce evi bilmemkaç santim kaplayan sudan temizleyip hiç uyumadan sabahın 6 sında kendimi inanamıyorum ya başlangıçlı cümleler ile Atatürk Hava Alanında İzmir'e çalışmaya gitmek üzere buluyorum bu mu ulen hayat alla allaaaaaa... Çok geçmiyor bu hafta içi Çarşamba mıdır Perşembe midir hangi gündür bilmiyorum akşam evimde mutlu mesut otururken duşa giriyorum ilk 5 dakika her şey normalken bir anda şofben suyu ısıtmamaya başlıyor ve kabus başlıyor o şofben o suyu bir türlü ısıtamadı, aylardan şubat olması itibariyle su ısınıyor mu denemelerimin de etkisiyle devamlı soğuyan suyu değil tenime soğuk suya alışkın ellerime bile dokunduramazken ayaklarım ellerim herbir tarafım mosmor olmuş bir biçimde bu mu ulen hayat isyanlarımla saçımı başımı köpükten arındırıp duştan çıkıyorum... Hafta içi... Çalışan insan.... Mesai saatlerinde çalışmayan servis yüzünden Cumartesi sabahına 3 gündür yıkanmamış olarak giriyorum... Ağlamak istiyorum... Servis aranıyor... Bugün gelmemize imkan yok, pazartesiye randevu verelim cevabıyla karşılaşılınca benki hiç küfretmeyen insan en afillisinden ve en içteninden bir küfür sallıyorum... Hayata isyandayım... Yıkanmak istiyoruuummm... İnternet açılır başka başka servisler bulunur... İçlerinden bir tanesi tamam geliyoruz der ve minnettar olunur... Servis gelir, şofbene bakar... Hımmss bunun işi uzun söküp servise götürmemiz lazım gaz donanımı değişecek, üç saat içinde geri getiririz, bu süre içinde su kullanamayacaksınız, vanadan suyu kapatmamız gerekiyor ha bir de 130 lira... cümlesinden sonra Allahım neden hep ben ya neden hep bennnnn.... tamam ya ne gerekiyorsa yapın yıkanmak istiyorum ulen ben isyanlarında su vanası kapanır, şofben sökülür, sökülen şofbenin çelik borusundan sürekli su akar, altına kova konur ve servisin geri gelmesi beklenir... Bu süreçte celik borudan akan suyun kovayı doldurup doldurmadığı kontrol edilir, kova sürekli değiştirilir ama bir seferinde geç kalınır ve banyoya gidildiğinde her taraf koridora kadar su içinde kalır ama artık gerçekten bu mu hayat ya nedennnnnn, nedennnn yani... Bu şofben bana daha ne kadar sürpriz yapacak, nefret ediyorum, ben bi şu kovaya bakayım dolmuş mu? daha yarısındayız neyse.... ulen bugün 14 Şubat... Antipati duysam da bugüne, sevgilim olmadığından değil tamam onun da etkisi vardır ama ben bu 14 Şubat öncesi şehrin kıpkırmızı olup kalp kusmasından nefret ediyorum mesela hemen 15 Şubat olsun istiyorum... Hiçbir 14 Şubat'ta sevgilim olmadı, olsa nasıl davranırdım bilmiyorum çok da aman aman konuşmak istemiyorum, fikrim değişebilir belki ama şu an sevmiyorum.... Bugün hiç ama hiç sevmiyorum... Yok ya ben oynamıyorum... hem 130 lira verdiğim için ama en çok da o banyoyu yine ve yeniden su basıp benim temizlemek zorunda kalmamdan dolayı sevmiyorum... Şofben senden nefret ediyorum.... offffffff.....

11 Şubat 2009 Çarşamba

never know what's coming for you....


Gökyüzünün kudretini gösterdiği bir pazar akşamını sevdiğim iki arkadaşla birlikte izleyerek anlamlandırdığım bir film öncelikle benim için Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi... Sonra başka başka şeyler... Film uzun, fazla uzun, daha kısa zamanda da bunca uzun sürede anlattığını anlatabilirdi kanımca ama yine de gidilesi görülesi bir film bence... Bana düşmez ama siz yine de gidin görün... Ben filmin en çok aslında bildiğimiz çok değil hiç yabancı olmadığımız hayat inceliklerini böyle sakin sakin dillendirişini sevdim... Ondan mütevellit aşağıda bence üstünde durulması gereken replikleri listeledim... Herkes kendi payına düşeni alır belki, ben kendi payımı sımsıkı elimde tutuyorum...
  • Our lives are defined by opportunities, even the ones we miss.

  • You never know what's coming for you.

  • You can be as mad as a mad dog at the way things went. You could swear, curse the fates, but when it comes to the end, you have to let go.

  • It's a funny thing about comin' home. Looks the same, smells the same, feels the same. You'll realize what's changed is you.

  • And if only one thing had happened differently:

  • A series of intersecting lives and incidents, out of anyone's control...

  • I hope you live a life you're proud of. If you find that you're not, I hope you have the strength to start all over again.

  • Some people, were born to sit by a river.

  • None of us is perfect forever.

  • We're meant to lose the people we love. How else would we know how important they are to us?

  • falan filan... hayat işte...

6 Şubat 2009 Cuma

iyi ki doğmuşum :)

Dün benim doğumgünümdü... Yaşım artık iki basamaklıların 3 ile başlayanlarına yakın çokça... Kocaman kocaman oldum... 27... Hiç küçük değil... Geride kalan 27 yıl... İyikileri keşkeleri acabaları yoksaları ile hepsi bana ait, tüm hüznü tüm mutluluğu tüm başarı ve başarısızlığı ile benim olan koca bir 27 yıl... Yansıttıkları, getirdikleri ve götürdükleriyle... Ekledikleri ve azalttıklarıyla kocaman bir 27 yıl...

İnanılmaz mutluydum dün, insanın senede bir değil bir kaç kere doğumgünü olmalı, bu kadar değerli olduğunu ve sevildiğini görecekse daha da sık olmalı hatta... Arayan, SMS gönderen, MSN, mail, facebook neresi olursa olsun ses eden, süper şeyler dileyen, her feri feri sesinde inanılmaz mutlu oldum ben ama bunun ötesinde ayrıca diyerek söylemek istediklerim var :)

Tarih 4 Şubat’ı 5 Şubat’a bağlar bağlamaz önce canım ev arkadaşım hatta hayat arkadaşım :) Nuraycığım aradı, mesaide pek bir yoğun hallerdeyken... Sonra bulunduğu ortam koşulu ile asla beklemediğim, gün içinde arayacağından emin olduğum ama bunca erken beklemediğim Alperciğim aradı, o sırada askerde bilmemkaçıncı uykusunda olması gerekirken herkesleri tembihleye tembihleye beni mutlaka uyandırın diye diye aramış, sesim titredi konuşurken, bu özenine her zamanki gibi binlerce kez teşekkürler yine ve yeniden... Devam eden mesajlar, sonrasında uyku, sabah uyandığımda aldığım mesajlar, arayanlar... Herkese çokça teşekkürler... Yeni iş yeri, yeni ofis beni tanımayan benim tanımadığım çokça insan... Argülcüğümün kocaman hediyesi ile doğumgünümde İstanbul’da oldum –ne düşünceli bir patroniçem var benim :) - HR odamızda kendikendime ne neymiş ne değilmiş bakınırken kocaman bir sepet geldi içinde bir sürü bir sürü menekşe ile... Burada hangi kelime hangi cümle ile anlatmaya çalışırsam çalışayım beni nasıl nasıl mutlu ettiğini anlatamayacağımdan elimden geldiğince deneyeyim; canım arkadaşlarım benim, söylerken anlatırken de hep böyle anlattım ama hayatımda ilk defa doğumgünümde çiçek aldım ben o yüzden tarifi ancak kendi içim kendi içime yapabilir ötesi mümkün değil... tam teşekkür mailimi yazmış mutluluğumu anlatmaya çalışmıştım ki her şey ikiye üçe beşe katlandı aynı isimlerden bu sefer hayatımın ilk sıralarında yer alanı müthiş çikolatalar aldım :) o isimlere bunu analatabildim mi bilmiyorum ama benim için çok çok çok güzel bir şey yaptılar sevgili Çiğdem, Altan, Özgür, Mali, Begüm, Emre, Başak, Eren... Müthişsiniz :) iyiki siniz, hep olunsunuz :)


Normal şartlarda şehirdışında olacağım için hiçbir plan yapmamıştım ben. Perşembe günü normal şartlarda pilatese gidecek sonra da evde uzanıp sızacaktım ama Altan hadi yemek yiyelim diyince :) hadi dedim ben de... Caddedeki TAPS’te buluştuk kendisi pek şıktı ben yanında sönük kaldım :) güzel güzel yemeğimizi yedik sohbet ederken bir anda MBIS tayfası dökülmeye başladı ve sabahtan bu yana suratıma yerleştirdikleri kocaman kocaman gülümsemeyi devam ettirdiler, olmayanlar da aradı. Meğer Altancığım ayarlayıvermiş herkesi :) TAPS anlarında yurtdışında da olsalar unutmayan Ozan ve Barış ses verdi :) Çok çok keyifli sohbetimiz, biralarımızdan sonra gün 6 şubat olmuş, her şey bitmişken ben depresyona sürüklenirken :) Başakcığım beni evimin önünde bırakmış ben apartmana doğru yürürken apartmanımızın altındaki marketin çocuğu “bir dakika bir dakika bu size gelmiş sanırım” diyerek elime bir kağıt bir de paket tutuşturdu. Kağıtta alıcı Ferihan Savaş gönderen Alper Karabulut yazıyordu... Elimdeki pakette de müthiş ArtCafe’nin müthiş pastası :) Ben sana ne diyeyim Alper; askerdesin sen ya, oradan telefon etmek bile ne kadar zorken Nuray sonrasında ilk arayan, doğumgünümü ilk kutlayanken gecenin kapanışını da yapman beni nasıl şaşırttı ve nasıl mutlu etti anlatamam... İnsanın sevildiğini hissetmesi kendisi için birilerinin bir şeyler yapması nasıl nasıl büyük bir keyif-miş... Ben genelde hep sürpriz yapan taraf olduğumdan deplasmanda hissettim kendimi dün ve gerçekten bunu defalarca söyledim belki ama gerçekten çok mutlu oldum... Doğumgünüme MBIS tayfası sürprizleri ile damgasını vurdu, canlarım benim çok mutlu ettiniz beni, siz de öyle olun hep :)


Bu tarifsiz sürprizlerin dışında aklına düştüğüm, bir şekilde Mutlu Yıllar dileyen herkese; aileme (annem 27 oldun artık evlen diyerek kutlasa da :)), dostlarıma, arkadaşlarıma çok ama çok teşekkür ederim... Hepiniz iyi ki varsınız, Allah sizi benim başımdan eksik etmesin (AMİN :) )

Bi de bi de insanın doğumgünü ya 24 saat olmasın ya da yılda bir kaç kez olsun, nasıl ama ??

3 Şubat 2009 Salı

Bir gidişe karşılık bir geliş...


Bu kadar geç kalmazdı aslında yaşadıklarım benim, bu sefer böyle oldu; belki gidişleri sevmediğimden, belki ne yazsam da az geleceğinden neden bilmiyorum ama yazamadım işte... Hiç düşünmezdim; insan iş yerinden ayrılırken bu kadar üzülebilirmiş, arkasında çok sevdiği ve kendisini seven insanlar bırakınca az biraz garip olurmuş... Öyle ilk seferindeki gibi kolay değilmiş alın bu notebook bu ofis anahtarları bu şunun kartı bu şu deyip çıkıvermek... Bu sefer her teslimat sanki bir şeylerden vazgeçer hissiymiş, hafiflemek değil de garip bir burukluk takınmakmış... 27.08.2007-30.01.2009 MBIS... Önemli çok önemli bir zaman aralığı benim için... Tarifsiz bir sürü dostluk, şehir dışı projelerde birlikte yaşanılan hayatlar, bununla birlikte gelen doyumsuz zamanlar... İşin ağırlığını, yükünü hissetmediğin paylaşımlar, yaşadığın her zorluğa birlikte kızdığın insanlar... Tek tek isim vermek zor olsa da hepsi birbirinden değerli MBIS çalışanları... Özleyeceğim :( Siz de özleyin :)


Veeee yeni bir başlangıç, kendinden çok güvendiğin biri ile yola devam etme kararı, aldığın karardan sonuna kadar emin olma hissi... Anlatılamayacak kadar güzel bir his... Tek parçası kayıp puzzle ın zamansızca beklemesi, sonra bir anda hiç ummadığın bir yerden çıkan kayıp parçanın gelip yerleşivermesi ile tam olmak... İnanıyorum ki çok güzel olacak bundan sonrası... Dilerim herkes için öyle olur...

Gittiğim ve geldiğimle...