17 Aralık 2010 Cuma

Başlık bile bulunamaz bu vahşete!

Bu nasıl bir baskı, nasıl bir öğretidir ki bir babayı- baba sıfatını alamayacak bir adamı-adam olanlardan özür dilerim bir insanı-o insansa ben insan olmayı reddediyorum isimlendiremediğim varlığı tecavüz etme yöntemi ile kendi öz kızının bakireliğini görmeye iter. Bu kadar önemli, bu acıya, bu anlaşılmaz vahşete değer bir kavram mı bakirelik.

Tüylerim diken diken oldu, bu nasıl açıklanır, o anne nasıl tepki vermez, o kız bundan sonra nasıl yaşama tutunur, nasıl hayat bulur, bir günahın bir vahşetin adı kardeşi aynı zamanda çocuğu olan bebek neden bu hayata getirilir madem getirildi neden yanlışa yanlış suça suç günaha günah eklenir de öldürülür...

Şeyi olanın çocuk sahibi olduğu bu dünyada ne zaman biter çocuk gözyaşları. Facebook'ta profil resimlerine çizgi film karakterleri koymakla olmuyor bu iş. Azıcık adalet varsa ve benim inandığım madem bu dünya adil değil bir yerler adil olmalı deyip de inandığım bir cennet cehennem varsa en ağırı olsun cezası ama keşke ötekine kalmadan bu dünya güzelleşse...

Kendime gelemeyeceğim sanırım; bu nasıl bir haber :(

"Aksaray’da 5 çocuk babası olan 46 yaşındaki A.K., amcasının oğluna kaçtıktan sonra tekrar eve dönen 13 yaşındaki kızının bakire olup olmadığını anlamak için cinsel ilişkiye girdi. Annesinin yanında babasının tecavüzüne uğrayan küçük kız hamile kaldı. A.K. doğan bebeği de öldürdü"

18 Ekim 2010 Pazartesi

Tango Feeling; muh-te-şem!!!

Ard arda iki hafta Türker İnanoğlu Maslak Show Center’daki gösterilerden bahseder oldum ama bu haftaki gösteri tarifi imkânsızdı benim için ve hatta bizim için :) İnanılmaz keyif aldım, inanılmaz beğendim. Tango Feeling tek kelimeyle muh-te-şem-di.

Tango Feeling hakkında

"Dünyanın en iyi kompozitörü Astor Piazzola tarafından düzenlenen Estampas Portenas'ı görmeyen her kişi, bu yüzyılın en güzel gösterisini kaçırmış demektir. Bunu ben size açıklayabilirim, ama yine de siz mutlaka görmelisiniz."

dedirtmiş bir gösteri. Biz izledik umarım bizimle birlikte çok kişi de izlemiştir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Chicago müzikali İstanbul’da

Ara ara yaptığım biletix gezintileri sırasında rastladığım sonra bilet fiyatlarına bakıp ne yazık ki vazgeçtiğim daha sonra Eren ve Shop&Miles’ı sayesinde tekrar gündemimize oturan sayıca çok bir gruptan en son üç kişiye inerek -Eren, Alper ve ben- seyrettiğimiz ünlü Chicago Müzikali.

Her ne kadar yanımda oturan beyler zevk almamış olsalar da ben müzikali sevdim, Türkiye’de izleme şansı bulduğum için de mutlu oldum. Oyuncuların performansları, kıyafet seçimleri ama en çok da sesleri müthişti. Bir de on hatundan sekizinin bacak boyunun benim boyum kadar olması durumu vardı ki, ilahi adalet dedim kendini göstermediğin noktalardan biri de bu mu :)

180 TL’lik biletleri Bonus sayesinde 155 TL’ye alıp her ne kadar müzikali en arkadan seyretsek de balkonda olmamanın mutluluğu içindeydik zira ilk defa gittiğim Türker İnanoğlu Maslak Show Center’ın izleyiciyi düşünmez planı içinde sinir olmak yerine keyif bozmamak gerekiyordu. Ben ki iki gıdım boyumla sığamadığım koltuklara Alper ve Eren’in nasıl sığdığına şaşmaktayım hala, bundan öte önümüzdeki menşei belli olmaz ailenin sulak yerde büyümüş fertleri sayesinde koltuk yüksekliklerinin de doğru ayarlanmamış olduğuna kanaat getirdik. Velhasıl-ı kelam salon başarısızdı, büfesi Selpak bile satmıyor :( Haftaya da aynı salonda Tango Feeling’i izleyeceğiz umarım salonun ön tarafları daha huzurludur; dinimiz amin.

Müzikale gelince zaten başarısı kanıtlanmış, ödüllendirilmiş, dünya üzerinde defalarca oynamış, alkış almış bir gösteri için benim yazacağım bir iki artı cümlenin çok da bir şey değiştireceğini sanmıyorum. Özetle ben salona rağmen müzikali beğendim ta ki son sahneye kadar, son sahnede orkestranın tüm bireylerinin Türkiye’de olmak ve Türklere jest yapmak başlığı altında fes takmaları ve o feslerle show yapmalarına kadar.

Anlamadığım bir nokta; hadi Türkiye’ye gelmeden önce bunu böyle biliyordun, 10 gündür Türkiye’desin yolda sokakta bir tane fes takan adam gördün mü? Hadi sen buna dikkat etmedin, kuvvetle muhtemel bunu her gösterinden sonra yaptın, seninle ilgilenen onca Türk’ten biri bile söylemedi mi sana bunun bizimle alakası yok diye? Hadi onu da geçtim Chicago müzikalinin oyuncuları ve orkestra üyeleri bunu bilmiyor taaa 1925 yılında çıkarılan Şapka kanunu ile erkeklerin fes, sarık vb. takmaları engellenip modern kıyafetlere geçiş yapıldığı salondaki kimse tarafından mı bilinmez de fesli orkestra üyeleri sevimli bulunup alkışlanır da alkışlanır.

Neye şaşıracağımı, kime sinirleneceğimi bilemedim.

27 Eylül 2010 Pazartesi

your voice is my favourite sound


Seveni sevmeyeni, dinleyeni dinlemeyeni ile bana göre kendisi bu ülkenin en iyilerinden biri, dinlemekten inanılmaz keyif aldığım ilk albümünden son albümüne hepsini bildiğim, sevdiğim, bazı şarkılarında kelime kelime acıdığım kadın, çoğu insanın Sezen Aksu'ya benzer bir yakıştırma ile minik dev dediği Şebnem Ferah.

Müthiş bir canlı performans; aralıksız 3 saate yakın sahnede kalıp hiç yorulmadan hiç ses kaybı yaşamadan seyirciye yani bize sonsuz bir keyif yaşatan insan, Cumartesi akşamımı taçlandırdın sesine sağlık, Sil baştan, Sigara, Perdeler, Vazgeçtim dünyadan, Çakıl Taşları, Can kırıkları, Mayın tarlası, Eski, Yalnız, Benim adım orman, Delgeç, Bir kalp kırıldığında, Deli kızım uyan, İyi gün dostlarım, Oyunun sonu, Artık kısa cümleler kuruyorum, Fırtına, Yağmurlar, Yeniden doğup gelsem, Bu aşk fazla sana, Babam oğlum, Ben şarkımı söylerken, Ateşe yakın, İnsanlık... Ne güzeldi ya...

23 Eylül 2010 Perşembe

büyümek iyi mi kötü mü, bilemedim...

Nasıl değişiyor her şey?

Nasıl akıp gidiyor; bazen katılanı, bazen izleyeni bazen düğmesine basıp kapatanı oluyorsun.

Çoğaldığını zannederken geleceğin hatalarını inşa ettiğini bilemediğin zamanlarına bakıp şimdinin dinginliğine, güvenine sarılıyorsun.

Ara ara dönüp kendine bakıyorsun çevrene baktığından daha çok çünkü insan en çok kendi içine sinmeli, aksi koca bir kandırmaca.

Şimdinde yanında olmayanlara şükrediyorsun bazen, bazılarını özlüyorsun, bazılarına keşke bazılarına iyi ki diyorsun; olanlar ve olmayanlarla geldiğin noktadasın bugün.

Daha az anlatıyor buluyorsun kendini, yıllarca savunduğunun tam aksini buluyorsun da en çok sen öğreniyorsun. Az olsun öz olsun, gerçek kalsın yalan gitsin istiyorsun. Yalanı tanır hale geliyorsun eski herkes iyi her şey güzel tavrın yerini sonsuz bir temkine bırakıyor.

Büyüyorsun işte başka bir şey değil.

12 Eylül 2010 Pazar

Kendi kendisinin katili olan bir milletin ferdi olmak; işte bu bizim yaşadığımız!

“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!”

Nietzsche

29 Temmuz 2010 Perşembe

Erkek adamın romantizmle işi olmaz :)

Trabzon'dan Ankara aktarmalı Bodrum'a giderken uçakta arka koltuğumda bir anne oğul vardı; çocuk 5 yaşında falan daha fazla değil ilk defa uçağa biniyor; heyecanlı, sevimli ve anlamlı sorular soruyor peş peşe annesine, annesi de sabırla ve bir o kadar detayla cevaplıyor sorularını.

Kalkışta ışıklar kapanıyor ya hani çocuk meraklı bir ses tonuyla "anneee ışıklaaarrr" dedi kadın da gayet sevimli "oğlum romantik oldu" dedi ki nereden aklına geldi bilmem :) Karanlığı romantizmle birleştirmek hatun kişinin duygusal dünyası ve cinsel hayatına dair ipuçları veriyor olabilir :P

5 yaşındaki veletin cevabı; "ne romantisi yaaaaa" oldu, romantik bile diyemiyor ama karşı çıkmayı biliyor :)

Erkek her yaşta erkek :)))

23 Haziran 2010 Çarşamba

Geldin mi? Geldiiimmm...

iki buçuk ay sonra yeniden :) hani böyle araya zaman girmiş insanlar vardır hayatınızda aramak istersiniz de bir türlü arayamazsınız, eklendikçe eklenir zaman... arasanız belki de ne de iyi ettin diyecektir ama siz öyle düşünmezsiniz blogumla aramdaki ilişki buna döndü resmen :) yazamadıkça yazamadım yazamadıkça yazamadım... Gerçi çok da yazabilecek zamanlar değildi, insanlıktan çıkmışcasına yoğundu hayat iş anlamında, neyseki az biraz rahatladım... Tekrarı olmasın (dinimiz amin)

Velhasıl-ı kelam bundan sonra bu kadar uzun süre kaybolmamak üzere diyor, okuyanlardan bir ricada bulunuyorum :)

Hani şimdi geçtiğimiz 2 ay benim için çok yoğundu, hani insanlıktan çıktım ya haliyle müzik dünyasında ne var ne yok benim için yalan oldu ama bununla birlikte de hazırlamam gereken bir liste var, aklınıza gelen şöyle eller havaya türkçe şarkıları söyleyiversenize :)

Şimdiden çok çok teşekkür ederim :)

7 Nisan 2010 Çarşamba

soru-cevap

Aşağıdaki cümlede geçen ve okunduğunda dahi kişide utanç duygusu yaratması gereken iki nokta nedir?

Gazeteci sevgilisi N.Y. ile eşi Ayşenur Dilmen'in telefonlarını, emekli ve görevden atılan polislerden oluşan bir çeteye dinlettiği iddiasıyla gözaltına alınan spor yorumcusu Dilmen, sabah saat 06.30 sıralarında Renault Clio marka araçta bulunan 2 polis tarafından Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne getirildi.

Ben kendi adıma sevgilisi ve eşi kalıbından bununla birlikte emekli polislerden oluşan bir çete kalıbından rahatsızım daha bir çok şeyden rahatsız olduğum gibi.

Bir adamın aynı zamanda hem eşi hem sevgilisi olmasın mümkünse olursa da bu kadar aleni konuşulmasın bu durumdan utanılsın... Bahsi geçene de adam denmesin...

Bir polis emekli olunca çete kurmasın, emeklilik sonrası alternatifi bu olmasın, devlet adamı olmakla çete olmak arasındaki o ince çizgi nolur nolur kalınlaşsın...

Şu an Bostancı'da kulaklarım ambulans seslerinden çınlarken Kozayatağı otobüs durağında bekleyen üç kişi hiç tanımadıkları birinin kullandığı Mercedes'in altında kalırken hala bunlara takılıyor olmam da ironi belki ama yaşayacaksak da düzgün yaşayalım dileğim baki...

29 Mart 2010 Pazartesi

It all begins with a choice...

Her karar bir tercihtir... Her tercih iyiye ya da kötüye gebedir... En başından bilmediğimiz... Her tercih sahibine yüktür... Taşımasını bilmek gerekir... Taşımaktan mutlu olmak, keyif almak gerekir... Aldığı her karar insanın ta kendisidir çünkü... İyidir ve kötüdür... Çünkü insan hem iyidir hem kötü...

Her karar bir yoldur, ya tek başına yürünen ya da el verdiğin birilerine... Beraber olduğun... Ummadığın güzelliklerle karşılaştığın, şaşırdığın... Emin olmadığın sonra iyiki dediğindir... Her tercih aslında içinde hep umarımları saklayandır... İyileri gördükçe taçlandığın.... Güne huzurla başladığın, kendikendine uyandığın, mutlu kalktığındır... Yüreğine bahar gelmesidir bazı kararlar; o griliği silip atması derin nefesler vermesidir... Bazı kararlar sihirli bir kutudur, hokus pokustur... Herkeste olsundur...

:)))


Kaderde sistemden dayak yemek de varmış, bu nasıl mesaj, sanırsın biri benimle konuşuyor :) sistemin içine bilmişin teki kaçmış :))


Özetlemek gerekirse danışman yani ben su01 işlem kodu aracılığıyla kullanıcının (FYUKSEL) bloke olmuş user ının blokajını kaldırmaya çalışıyorum; meğer yanlış şifre girmekten değil de system admin tarafından bloke edilmiş user ama ne olursa olsun sistem danışman döver mi :))

17 Mart 2010 Çarşamba

yokluk...

Doğum-Ölüm... Siyah-Beyaz... Var-yok...

Çaresizce kabulleniş anın donmasını, sonrasının hiçbir zaman aynı olmayacağını... Doğumgününde aklına gelmesi vefat eden bir arkadaşın... O güne dönmek, tekrar etmek... Hatırlamak, tazelemek... Fotoğraflarına, görüntülerine bakmak... Hala silemediğin telefon numarasını çevirsen sanki onun sesi gelecekmiş gibi hissetmek... O numarayı hiç ama hiç silemeyeceğini adın gibi bilmek...

Eksilenlere rağmen devam ettiğini görmek hayatın... Buna sevinmek mi gerekir üzülmek mi bilememek... Alışmak acı geliyor bazen... Yokluklara...

En büyük öğreti, en büyük ders ve tek gerçek benim lügatımda ölüm... Karşısında her şeyin anlamsızlaştığı... Düşündüğümde kırgınlıklarıma kızdığım, kırdıklarıma hayıflandığım... Sonra içine gömülüp hayatın hepsini bir bir unutup yine kırdığım yine kırıldığım...

Bu bilinçle yaşayıp hep değer bilemez mi insan hep değer bilemez miyim ben...

16 Mart 2010 Salı

danışmanın hayatından kesitler...

Bu akşam sıcacık yuvasında misafir ağırlamayı düşünen danışman misafirlerine kusura bakmayın deme terbiyesizliğinde bulunur ve kendini sisteme, uyarlamaya, koda, çok sevgili müşterilerine adar, akşam yemeğini misafirleriyle doyumsuz sohbetler eşliğinde geçirmek yerine karnını ofisin mutfağında pizza yapan eller dert görmesin diyerek doyurur ve saatler 22:12 yi gösterirken ofis telefonu çalar o da açar;

Karşıdaki ses: Bilmem ne güvenlikten arıyorum alarm kurulmadı da unuttunuz mu acaba?
Fery: Hayır ofisteyiz ve çalışıyoruz?
Karşıdaki ses: Hıımmss kolay gelsin o zaman ne diyeyim....

Derin bir sessizlik... Telefon kapanır...

Fery: Nasıl yani????


3 Mart 2010 Çarşamba

Kırmızı rugan pabuçlarla mutluluk peşinde koşan küçük kız...


Öksüz bir blogun canlanması için çabalayan gençlik;

Yazar : Malumafatrus
Konuyu belirleyen : Varol Döken
Yüzüne kocaman gülümseme yerleşen : azicikben

Kime ne faydası oldu --> bu blog öksüz değil tamam mı??? :P

Küçük kızlar mutluluk yerine balon peşinden koşar, o balondur minik hayatının anlamı. Bu yüzden rüzgara karışıp giden balondur ufacık hayatını altüst eden fırtına ve yepyeni bir balondur yeni bir maceraya başlamasına sebep olan kıvılcım.

Bilincin olduğu yerde uzun ömürlü mutluluk olmaz, o yüzden mutluluk çocukluk anıları ile doludur. (belki de çocukluk anısı mutsuzluk barındırmaz) Nedensiz, niçinsiz mutluluklar... Bu yüzden kendini üzmek alanında uzmalanlaşan koca koca kadınlar çocukluklarındaki kırmızı pabuçlara tekrar sahip oldukları vakit geçmişi de geri getirebileceklerine inanırlar.

Oysa ki mutluluk, peşinden koşulduğu vakit yakalanamayacak kadar iyi bir koşucudur.

Oysa ki mutluluk, hiçbir kabın sabitleyemeyeceği kadar uçucu bir gazdır.

Oysa ki mutluluk, hiçbir fotoğrafın donduramayacağı kadar havayidir.

Ve bunun için mutluluk hiçbir ökçeyi kabul etmeyecek kadar yalındır...

Peşinden koşulmadığı zaman yatağının başına kırmızı rugan pabuçları getirecek kadar da hatr-ı şinas bir dosttur.

Yıllar geçse de eskimez...

Yıllar geçse de her karşılaşmada “ gördüğüme sevindim” dedirtir.


23 Şubat 2010 Salı

:))) :(((

mutluyum
mutlusun
mutlu

çocukken giydiğim kırmızı rugan ayakkabı sevinci sanki...

ihih...

güncelleme notu :P 25.02.2010

kırmızı rugan ayakkabılarımdan vazgeçtim karnem iyi gelirse bisiklet sözü var :)

bisiklet kesin olmadığı için kırmızı rugan ayakkabı hüznüm var ama hadi bakalım...

12 Şubat 2010 Cuma

nefret geldi sanırsam :))


Her yer kırmızı, şehir kalp kusuyor...
E-mail adresime gelen sevgililer günü maillerinden ve
14 Şubat planlarına dair telefonuma düşen milyonlarca mesajdan
sı-kıl-dım...
Tarih 15 Şubat olsa da kurtulsak...
Dinimiz amin...

Karikatür: Piyale Madra

5 Şubat 2010 Cuma

Söndür tek nefeste; iyi ki doğdun....


28 yıl...
Hiç az değil...
Çok da değil sanki...
Arada kalmışlık yaşadığım..
Büyüdüm mü yoksa hala çocuk muyum...
Cevabını bilmediğim...
Geçen yıllara inanamadığım...
Sanki daha dündü lise mezuniyetim...
Üniversiteden mezun olup çalışmaya başlayalı 4 sene olmuş halbuki...
Çok şey olmuş, çok şey yaşanmış...
Kazandıklarım olmuş, değerlerim, sımsıkı sarıldıklarım, hep olsun istediklerim ...
Şaşkınlıklarım olmuş, inanamadıklarım, kaybettiklerim olmuş...
Güvendiğim dağlara kar yağmış...
Dost bildiklerim hayalkırıklığım olmuş...
Aşık olmuşum sonra bir bakmışım bana kalan koca bir yalan olmuş...
Hayalkırıklıklarım da, aslında yalan olanlar da ders olmuş kalmış...
Öğrenmiş miyim? Dilerim...
Geriye dönüp baktığımda keşkesinden iyikisine çok şey hayatım...
Ve bildiğim; daha hiçbir şey görmediğim...
Gücüm yaşananlarda, sertleşen kabuğumda...
Sonsuz inancım var yarına, son nefesime kadar hep olsun istediğim...
Olmazsa zaten yaşam durur dediğim...
İyisiyle kötüsüyle 28 yıl, hepsi bugünkü bana bir şeyler taşıyan...
Ve kendime not;
İyi ki doğmuşum... Artım eksim nedir bilmiyorum ama tek bir insanın yüzünde gülümsemeyse adım yaşam amacımdır, tamamlamışım...

3 Şubat 2010 Çarşamba

işte öyle bir şey...

bir yere
"nefret ediyorum"
yazmam gerekiyordu
burayı
seçtim

birinden ya da bir şeyden değil topyekün her şeyden...

22 Ocak 2010 Cuma

Bir varmış bir yokmuş...

Sabah hava buz gibiyken ben bir taksi bulduğuma şükredip sıcak sıcak müşteriye giderken Balmumcu ışıklarda can veren adamın buz gibi taşta yatan bedenini nasıl unutabilirim?

Çok değil en fazla bir, bir buçuk yıl önce aynı yerde can veren, aldığı ekmekler sepetinden dağılan, muhtemelen kapıcı olan, geciktiği için kahvaltı sofrasında kuvvetle muhtemel kendisine küfür eden insanların bu acı ölümü öğrendiklerinde kendilerinden nefret ettiği fikriyatını kafamdan atamadığım gibi bu da mı silinmeyecek?

Güne böyle başlamak böyle sonlandırmak ya da hayatı... Balmumcu'da dümdüz yolda, gidiş geliş ayrı, her biri geniş, üstelik trafik ışıkları varken... Biri bana burada can vereceksin dese; hadi canım derim herhalde...

Giden gitti... Dilerim doymuştur yaşama... Dilerim iyikileri keşkelerini bertaraf etmiştir...

Çarpan... Adli cezası ne kadar olur bilmiyorum ama sekizde sekiz kusurlu olan giden dahi olsa -öyle mi bilmiyorum ama- vicdan insanın en büyük mahkemesi...

Bilemedim...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Hayattan ne öğrendim?

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.


Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.


Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim…


İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.


Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı
olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.


İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.


Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.


Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.


Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…


Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…


Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.


Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.


Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu
öğrendim.


Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…

Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.


Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını

öğrendim.


MEVLANA değil Can Dündar

13 Ocak 2010 Çarşamba

Biz ne ara bu kadar zenginleştik...

Sıcacık yuvamıza aldığımız afili :) koltuk sebebiyle bizi bugünlere getiren, çoğu zaman hakkında "yaşlandı bu artık değiştirelim" imalarında bulunduğum emektarlarımıza yol göründü... Cuma akşamı gelen afiliye yer açmak için ben bizzat kendim itip kakmak sureti ile emektarları bir köşeye dayadım, sonra afili geldi, getiren amcalara "siz emektarları alır mısınız" dedim "yok biz almayız, biz ne yapalım bunları" dediler. "Peki aşağıya indirir misiniz ihtiyacı olan biri alır" dedim "buna kimin ihtiyacı olur" dediler ay dedim çıkın evimden, ben bulurum alacak biri; büyük konuşmuşum :P Ertesi gün ki günlerden Cumartesi olur önce sanal bir araştırma yaptım; 2. el eşya alan daha doğrusu aldığını söyleyen milyon tane telefon numarası çevirdim; hepsi pek bir tarz web sayfalarında aman da yerinde, değerinde ikinci el eşya alınır yazıyorlar ama sanmayın ki alıyorlar; koca bir yalan neymiş efendim 3-5 yıllık eşyayı alıyorlarmış, fazlasını napacaklarmış, bizim emekterlar kaç yıllıkmış; birincisi kaç yıllık olduğunu bilmiyorum ikincisi biz nerede yaşıyoruz Norveç, İsveç falan da ben mi bilmiyorum; 3-5 yılda bir koltuk takımı mı değiştirilir yahu, ben 27 yaşındayım annemin şimdiye kadar sahip olduğu koltuk takımı sayısı üçtür, bir kere de kaplattığını düşünürsek hadi dört diyelim... Biz mi fakirmişiz yoksa ülke mi zengin çözemedim... Ve pek tabiiki yuh dedim "sitenizde belirtin o zaman bunu; hem siz yorulmayın hem biz" dedim sitemimi de ettim :) Sonra dedim ki internet minternet yalan çık dışarı, yüzyüze iletişim :) ama ne fayda nolur dediğim bir adam "antika değilse ben almam" dedi nolur dediğim başka bir adam "kullanılacak gibi mi" dedi "daha düne kadar ben kullanıyordum şaka mı yapıyorsunuz" dedim yoldan 3-5 eskici çevirdim, eve çıktık, koltuklara bakıp "bunlar bana gelmez" deyip çekip gittiler. Bir tanesi de demedi ki ya bu bizim işimize yaramaz ama en azından aşağı indirelim alan olursa alır... İnsanlık ölmüş anacığım :) Velhasıl-ı kelam ayaklarıma kara sular indi, kimse emekterlarımızı almadı ta ki kahraman kapıcımıza kadar, ne varsa kapıcıda var valla. Adam cengaver gibi hem bir başına taşıdı hem de aldı emektarları; kendisi mi kullanır ihtiyacı olan (böyle biri olduğundan şüpheliyim artık) birine mi verir, parçalar sobada (belki zenginleşen yurdumda artık sobalı ev de yoktur :P) mı yakar ne yapar bilmem... Ama bu yazıyı asla okumayacağını bilsem de kendisine derinden bir teşekkürü borç bilirim :)

10 Ocak 2010 Pazar

Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Hayatına dokunabilmek birinin, değiştirebilmek, dokunduğunu güzelleştirebilmek, dahil etmek akıp gidene tam da hayatın en içine sokmak, korkularını yerle bir etmesine el vermek, var bilmek birini, birini görmek, duymak en çok da anlamak...

Hiçkimse görmek istemeyen bir insandan daha kör duymak istemeyen bir insandan daha sağır olamaz çünkü...

Ve insan aslında gördüğünde, duyduğunda, dokunduğunda insandır... Ne çok zamanda unuttuğumuz insan olduğumuzu... Ne çok zamanda kendimizi ve sahip olduklarımızı aslında olağan bulup değer bilmediğimiz... Bizim sıradanımıza sahip olmayanı eksik bilip ötelediğimiz... Ama orada da bir yaşam var demediğimiz...

Başka dilde aşk’ı izledim bu akşam... Yalnız... Son dönemlerde izlediğim en güzel türk filmiydi... Babam ve Oğlum gibi Issız Adam gibi izleyenin cümleleriyle seyircisi artacak olan filmlerdendi... Sakin, sade, olabildiğine açık, net...


Mert Fırat’ı ayakta alkışlıyorum, hani bir yerde konuşsa nasıl yani dedirtecek kadar gerçekti film o kadar sağırdı, oynanmışlık değil yaşanmışlıktı Mert Fırat’ın Onur’u... Lale Mansur; kendisini birkaç yıl önce Profilo Alışveriş Merkezinde görüp öylece kalakaldığım anda bana sıcacık gülümseyişi ve selam verişiyle bu kadını beğenmek ve takdir etmekte ne kadar haklıymışım hissiyatım yaptığı her işte biraz daha artmıştır bu akşam da bu duruma bir örnektir... Saadet Işıl Aksoy, Tuğrul Tülek, Şebnem Köstem ve diğerleri... Elinize, emeğinize sağlık...

Mor ve Ötesi; Ayıp Olmaz mı... Sanki bu film için yazılmış, bu kadar yakışmış... Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara???

İzlemediyseniz haddim değil tavsiye etmek ama yine de izleyin yahu...
Biri kapımı çalsa “Ceketimi burada unutmuş olabilir miyim” dese ve başlasa film... Yine öyle bitse... O ceket hep bende kalsa... Gittiğini sandığımda kapı çalsa...

Biri doğumgünümde ben duyamıyorum diye -duymuyorum diye değil duyamıyorum diye- bir video hazırlasa ben gözlerim dolu dolu izlesem herkes iyiki doğdun dese sonra sevgilim Louis Aragon’dan başlasa;
Sana büyük bir sır söyleyeceğim; Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sonra ben elimi cebime atsam bir kağıt çıkartsam ve o kağıtta yazsa aynı dizeler; tıpkı 4 ana renkten birini ve tuttuğu rakamı bildiğim gibi ve bildiği gibi tuttuğum rakamı ve 4 ana renkten birini, aynı şiiri hediye etsek birbirimize...

Yaşadıklarım beni eve kapatsa, ben yazsam buruşturup atsam yazdıklarımı, kimsenin haberi olmadığını sansam sonra bir gün kapım çalsa bir defter olsa buruşturup attıklarım, tutsa elimden kaldırsa, hayata götürse, yeniden başlatsa beni hayata... Benim hayatımın sahnesi olsa bu an ve gözlerim dolsa izlerken, birine dokunmak, var bilmek, hadi demek bu olsa... Ne antidepresanlar ne başka bir şey tüm terapi aslında bu özen olsa...


Aslında yazsam tüm sahneleri aslında şu da olsa bu da olsa desem...

O kadar çok ki... Ama izleyemeyip de okuyan olursa ayıp olmasın, hiçbir kelime yetmez anlatmaya ama yine de bilerek gitmek istemezdim ben bu filme...

Sadece şunu eklemek isterim ki; Zeynep ve Onur’un mekan birliğinde ağlamaları, Onur’un Zeynep’in hıçkırıklarını duyamayışı bence Türk sinema tarihine değil, sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir sahnedir...

Vallahi haddim ya da değil; gidin, izleyin :))

4 Ocak 2010 Pazartesi

her güzel şeyin bir sonu var...

Sanki sömestr tatilindeymişim de yarın okul açılıyormuş gibi hissediyorum... Çok uzun zamandır ilk defa iki gün üst üste log on bile olmadığım anlar yaşadım ki bu cümleyi kurmak bile şaka mı yahu dedirtmeye yetecek cinsten... Dolayısıyla bu üç günün bitmiş olmasına, bu gerçekle yüzleşme durumuna şiddetle karşı çıkıyorum ama neye yarar... Bir de şu "seneye nasıl girersen öyle gider" mottosunu kaldırsak artık çünkü fazla yalan... Zira ben bildim bileli seneye tatil olarak giriyoruz ama sonrası hiç öyle olmuyor...

Güzel bir üç gündü; özleyeceğim :P Sevdiğim insanlarla birlikte sakin sakin yeni yıla hoşgeldin dedim, ertesi gün aynı insanlarla yılbaşı gecesinden daha keyifli bir kahvaltı ettim, İstanbul'u şenlendiren yeğenlerimi gördüm, senelerdir istemekten usanmadığım ama bir türlü sahip olamadığım, konuşmanın ötesine geçemediğim koltuk edinme akiyonunu gerçekleştirdim hala eve gelmiş değil ama Cumartesi günü inşallah :) Hollanda transferimiz müthiş insan Ozan'la bir gece kahve eşliğinde bir gece de değişmez mekan Old English'de hasret giderdik...


Okul zamanı her kar yağdığında Habertürk'ü izleyip işte ya işte sonunda bizim okul da tatil cümlesini kurmak için heyecanlanır dururduk şimdi belki aynı haber okul adı ile değil de şirket adı ile geçer; iş yok, elinize sıcacık çaylarınızı alın, kıvrılın koltuklarınıza miskinlik yapın haberi geçer mi... Hayal mi kuruyorum...


Bitmese iyiydi şu tatil...