Sahne sanatları bu konuyu çok sevdi de o yüzden mi işleyip duruyor yoksa neye elimi atsam zaten bu konu mu olacak ya da son zamanlarıma denk gelen bu eş ya da benzer durum hali sadece bir tesadüf mü?
Önce “Caveman” sonra “He’s just not that into you” ve son olarak da “Basit Bir Ev Kazası”...
Eee seçen sensin demek ki elin bunlara gidiyor diyorsanız yanılıyorsunuz efendim zira Caveman; Argül’ün, He’s just not that into you Başak ve Eren’in, Basit Bir Ev Kazası da Ümit’in fikri ve davetiydi, ben suçsuzum... Sadece belki de birileri farkında olarak ya da olmayarak kendilerine ve bana bir şeyleri göstermeye çalışıyordur...

He’s just not that into you; kabul etmek lazım film eğlenceli, yaşarken pek de keyif almadığın adı acı olan şeylere gülerken buluyorsun kendini, meğer Hollywood’da da erkekler aynı cümleleri kuruyormuş, kadınlar hep daha iyilerini hak ediyormuş, umarlarmış ki bir gün karşılarına onları hak edecek ve çok mutlu edecek doğru insan çıkarmış, mış, mış, mış... Sağolun ya çok iyisiniz ;) Kadın ve erkek dünyanın neresinde olursa olsun aynı ve korkarım bu aynılık zaman ve mekan tanımazlığına kıyamet gününe kadar devam edecek...
Yaşanmışlıklarımı, keşkelerimi tek bir cinse mal edip benim olanın suçunu tüme yansıtmak her ne kadar adil olmasa da çok cümle “erkek işte” ye çıkıyor... Erkek işte, neye şaşırıyorsun sen hala... Filmden bir Alex istiyorum; sevdiceğimin hangi hareketi ile ne anlatmak istediğini, kurduğu cümlenin aslında neyi ifade ettiğini olur da ben yanlış anlarsam çat çat düzeltsin diye tam bir koç, her kadına lazım :) sonra bir de Ben Affleck istiyorum filmden; biri benim istisnam olsun istiyorum, sebebini sormayın... Gidin izleyin...

Basit Bir Ev Kazası; Günay Karacaoğlu’nun tek kişilik, ödüllendirilmiş, bu ödülü çok hak etmiş, komedi !! oyunu... Evet komik, evet gülüyorsun... Ama aslında hüzünlü, çok hem de... Ziyan olan bir hayat var çünkü ortada... Sevmediği bir adamla severim belki diye evlenen aradan geçen 15 yıl sonunda yorgana nevresim geçirirken ne çok zaman ölmüş fark eden, aşksız geçen bir ömrü yaşanmamış sayıp hiç vazgeçmeksizin aşkı arayan ama öte yandan da evliliğine delicesine bağlı bir Songül... Geçen yıllar tek bir şeyi öğretir;
“Artık ben iyi ve muhteşem sevgililer hayal etmeyeceğim. Çünkü bu hayaller sonra hayalete dönüşüyor“
cümlesini kurdurtur Songül’e, buradan hareketle sahip olduğunu ya da kendisine sunulanı sevmeye çalışır (bu da asla anlayamayacağım bir şeydir, sevmek üstünde çalışılan bir şey midir, sevmeye çalışmak ne ya, seversin ya da sevmezsin, planlı sevgi mi olur, asla) sever de, tam her şey çok güzel derken (hep böyle mi olmak zorunda, tamam anlıyorum filmleri falan daha dramatik yapıyor, seyirciyi bağlıyor falan filan da hani gerçek hayatta da neden her şey hep en güzel sandığımız zamanlarda tuz buz olur, aman Feri kim ne bilsin, sen de ;) ) son 8 yılında evliliğinin aldatıldığı gerçeğini öğrenir bir mektupla kocasından gelen...

Amaannn öyle bir şey işte, kaç kadın var acaba Songül gibi hayatı ziyan olan, kaç kadın var sevmediği ama severim belki dediği adamlarla evlenen, kaç kadın bu savaştan galip çıkıp da gerçekten sevebildi acaba yanındakini... Kaç kadın aslında olmadığını yaşadı, yaşıyor... Ya birliktelik denen mevzu ne zor bir şey... Seversin olmaz, sevmezsin olmaz, gitmek istersin gidemezsin, gelsin istersin gelmez... Aşık olursun alışkanlıklarına kurban verirsin... Ne onunla olabilirsin ne de onsuz... Zor zanaat... Bir sabah pencere pervazında ellerini açmış konuşurken bulursun kendini; Ey güzel Allahım dersin, sebebini elbette senin bildiğin ama henüz benim anlamadığım bir şey var... Sanki herkes mutlu da bir ben değilim, bana bir yol göster dersin Amin diye bitirirsin...
Kimse Songül olmasın ya...
Kesinlikle gidin görün derim, izleyin...