9 Haziran 2009 Salı

Yok artık...

Değil cevabını bulmak soruyu anlayan biri varsa bana da anlatabilir mi? Bu ne ya yeni öğrenciler bizden daha mı zeki ya da ben soruyu bile anlamayacak kadar eskittim mi beynimi?

Soruyu anlarsam cevabını da bulacağım eminim :)

“Aşağıda bazı kelimelerin anlamları ve bu kelimelerin bu anlamda kullanıldıkları cümleler verilmiştir. Bu kelimeleri cümlelerin içinden bularak bulmacanın satırlarına yazınız.


ANLAMLAR:

Soldan Sağa

1. Bir işi sağlamak veya bozmak için girişilen gizli çalışma.

2. Bir konuyu yazılı veya sözlü olarak açıklamaya yarayan kelime dizisi.

3. Önemli, yararlı, değerli şey.

CÜMLELER:

Devlet; tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlar.

Hiçbir zaman onların oyununa kanmış değildir.

Bu yazıda çoğu türküde rastladığımız basmakalıp sözler vardır.

Buna göre bulmacanın 3. sütununda yer alan harfler aşağıdakilerden hangisidir?

A) Z-R-L C) U-Z-R

B) B-S-V D) L-K-B

Ben hala düşünüyorum...

Ve cevap veriyorum; anlayıp çözmem ne kadar zamanımı aldı bilmiyorum ama;

Soldan Sağa;

  1. Oyun
  2. Söz
  3. Varlık

3. Sütunda yer alan harfler sırasıyla ; U - Z- R

Yuh ya yuh, yazık 12-13 yaşındaki beyinlere çıkıp dısarıda saklambaç oynayıp koşturcakları yerde uğraştıklara şeye bak...

5 Haziran 2009 Cuma

UNUTMA Kİ...

Unutma hakiki erkek, yüzlerce erkekten meydana gelir. Zaten bir zaman sonra, yüzlerce erkeğin sana verebileceğini, bir erkekten beklemeyecek kadar olgunlaşmış olacaksın sen de... Bir kadının aradığı o bir tek erkek, her zaman için hayali bir varlıktır. Hiç olmamıştır.... Her erkekte, aradığın erkeğin yalnızca bir parçasını bulursun. Gerçek bir kadın için, gerçek bir erkek, Allah gibidir, her yerdedir ve hiçbir yerdedir. Aşk da budur zaten! Başka bir şey değil.
Aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç... Kadınlar ağlamak için bir erkeğin omzuna ihtiyaç duyarlar... Ama başı dolu kadınlar, erkeğin omuzuna ağır gelir... Erkekler kadında kontrol edilebilir zekâ, kontrol edilebilir başarı, kontrol edilebilir yetenek ister. Yani kadının sahip oldukları, erkeğin kontrolünü aşmaya başladığında ilişki biter...
Murathan Mungan

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ne çözüm var ne kaçış...

Sarp... Bana bir erkek yüzü çiz deseler çizeceğim birkaç yüzden biridir sanırım onunki de... Kusursuz bir surata sahip benim nezdimde kendisi hani Allahın boş vaktine gelip de yarattıklarından diye düşündüklerimdendir belki bu yüzden hiçbir zaman kimseye hayranlık derecesinde bir yakınlık duymamış olmanın getirdiği bir davranışla 14 yaşımda da 17 yaşımda da defterlerinde duvarlarında hiç posterleri olan bir ergen olmayışıma tezat Sarp bir müddet benim desktop ımda background karakterimdi ve bu benim için ciddi bir istisnadır zira insan işte kaş göz herkes, en beğendiğin bir hafta sonra alıştığın oluyor...

Dün akşam denize nazır, Maramara Üniversitesi’nin en güzel iki kampüsünden biri olan Tarabya’daydık; Fransızca Kamu kampüsünde bundan 4 yıl öncesi ve daha öncesinde hep üniversite arkadaşlarımla gittiğim Tarabya’ya bu sefer MBIS tayfasıyla gittik... Lise arkadaşım Barış'la karşılaştık :)

Yemyeşil kampüste ağaçların arasında sohbet edip sonra da Sarp’ı dinledik, çok şarkısı yoktur Sarp’ın böyle uzun uzadıya dinleyebileceğiniz ama zaten konser de kısacıktı, gitaristi Ali Deniz’in bir dönem yanımda rapor yazan bir developer olduğunu düşününce aslında gitarist olmanın ona ne de çok yakıştığını düşündüm dün akşam...

Az biraz kilo almış olsa da Sarp fikrimi değiştirmedi evet Allah’ın boş bir anına denk gelmiş kendisi... keyifliydi çok; ama en çok da “dön ya da pişman ol” dediğinde sonrasında “tek başına” yı söylediğinde keyifliydi...

Yaz akşamlarını, İstanbul’da konserlerle canlanan yazı, eksikleriyle de olsa arkadaşlarınla, sevdiklerinle geçirdiğin akşamları çok seviyorum, yenilen yemeğin de içilen içkinin de konuşulanların da tadı başka bambaşka oluyor...

Tadına vararak yaşamak gerek her anı...
Her yıl mottom oluyor benim bu cümle ama bu sefer o kadar erken başladım ki yaz bitmesin kış gelmesinlere...

Neyseki daha başındayız :)

29 Mayıs 2009 Cuma

Ben bu aralar....


... Uyuyamıyorum...
... Uyursam uyanamıyorum...
... Takvim hep Haziranmış ben hep lisedeymişim sınavlar bitmiş de su savaşı yapmaktan başka bir şey yapmaya gücüm yokmuş gibi hissediyorum...
... Manga'dan Cevapsız Sorular'ı, Nev'den Susma'yı dinlerken buluyorum kendimi...
... Takatsiz hissediyorum...
... Karne alıp üç ay tatil yapmak istiyorum...
... Keskin kararların zorluğunu yaşıyorum...
... Hayatın hızla akıp geçtiğini hissediyorum ve bu içimi acıtıyor...
... Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görüyorum...
... Kabullensem de amaannn diyemiyorum...
... Gün doldurduğumu düşünüyorum...
... Hevessizim...

Bu nasıl bir şey peki? Müdahale gerektiren bir durum mu?

26 Mayıs 2009 Salı

Çocuk, Bu kez ağlama. Bu kez Git.

Çocuk,
Her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği
Ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı
Çevir gökyüzüne başını.
Bakma arkana!
Daha sert basa basa, daha güçlü!
Anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla!
Gitmek yenilmek değil kazanmak da!
Gitmek gitmektir işte.
Hepsi bu.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

İnİşlerİm çıKıŞlaRım...


inişlerim çıkışlarım
o kendimden kaçışlarım
gidişlerim dönüşlerim
içimdeki sır
o kısır döngülerim

şarkılarım sancılarım
kadınlarım hüsranlarım
dostluklarım acılarım
içtiğim su
o pusu duruşlarım

yarım kalan sevgilerim
uyanmamış sabahlarım
perdesiz gecelerim
paramparça oluşlarım

yalanlarım yanlışlarım
o arkamdan bakışlarım
kendime geç kalışlarım
içtiğim su
o pusu duruşlarım

yokuşlarım kalışlarım
umutlarım kaygılarım
inançlarım gözyaşlarım
ben miyim bu şarkıdaki satırlarım

...............
-Fikret Kızılok-

14 Mayıs 2009 Perşembe

Bir film... Bir Oyun...

Sahne sanatları bu konuyu çok sevdi de o yüzden mi işleyip duruyor yoksa neye elimi atsam zaten bu konu mu olacak ya da son zamanlarıma denk gelen bu eş ya da benzer durum hali sadece bir tesadüf mü?

Önce “Caveman” sonra “He’s just not that into you” ve son olarak da “Basit Bir Ev Kazası”...

Eee seçen sensin demek ki elin bunlara gidiyor diyorsanız yanılıyorsunuz efendim zira Caveman; Argül’ün, He’s just not that into you Başak ve Eren’in, Basit Bir Ev Kazası da Ümit’in fikri ve davetiydi, ben suçsuzum... Sadece belki de birileri farkında olarak ya da olmayarak kendilerine ve bana bir şeyleri göstermeye çalışıyordur...

He’s just not that into you; kabul etmek lazım film eğlenceli, yaşarken pek de keyif almadığın adı acı olan şeylere gülerken buluyorsun kendini, meğer Hollywood’da da erkekler aynı cümleleri kuruyormuş, kadınlar hep daha iyilerini hak ediyormuş, umarlarmış ki bir gün karşılarına onları hak edecek ve çok mutlu edecek doğru insan çıkarmış, mış, mış, mış... Sağolun ya çok iyisiniz ;) Kadın ve erkek dünyanın neresinde olursa olsun aynı ve korkarım bu aynılık zaman ve mekan tanımazlığına kıyamet gününe kadar devam edecek...

Yaşanmışlıklarımı, keşkelerimi tek bir cinse mal edip benim olanın suçunu tüme yansıtmak her ne kadar adil olmasa da çok cümle “erkek işte” ye çıkıyor... Erkek işte, neye şaşırıyorsun sen hala... Filmden bir Alex istiyorum; sevdiceğimin hangi hareketi ile ne anlatmak istediğini, kurduğu cümlenin aslında neyi ifade ettiğini olur da ben yanlış anlarsam çat çat düzeltsin diye tam bir koç, her kadına lazım :) sonra bir de Ben Affleck istiyorum filmden; biri benim istisnam olsun istiyorum, sebebini sormayın... Gidin izleyin...


Basit Bir Ev Kazası; Günay Karacaoğlu’nun tek kişilik, ödüllendirilmiş, bu ödülü çok hak etmiş, komedi !! oyunu... Evet komik, evet gülüyorsun... Ama aslında hüzünlü, çok hem de... Ziyan olan bir hayat var çünkü ortada... Sevmediği bir adamla severim belki diye evlenen aradan geçen 15 yıl sonunda yorgana nevresim geçirirken ne çok zaman ölmüş fark eden, aşksız geçen bir ömrü yaşanmamış sayıp hiç vazgeçmeksizin aşkı arayan ama öte yandan da evliliğine delicesine bağlı bir Songül... Geçen yıllar tek bir şeyi öğretir;

“Artık ben iyi ve muhteşem sevgililer hayal etmeyeceğim. Çünkü bu hayaller sonra hayalete dönüşüyor“

cümlesini kurdurtur Songül’e, buradan hareketle sahip olduğunu ya da kendisine sunulanı sevmeye çalışır (bu da asla anlayamayacağım bir şeydir, sevmek üstünde çalışılan bir şey midir, sevmeye çalışmak ne ya, seversin ya da sevmezsin, planlı sevgi mi olur, asla) sever de, tam her şey çok güzel derken (hep böyle mi olmak zorunda, tamam anlıyorum filmleri falan daha dramatik yapıyor, seyirciyi bağlıyor falan filan da hani gerçek hayatta da neden her şey hep en güzel sandığımız zamanlarda tuz buz olur, aman Feri kim ne bilsin, sen de ;) ) son 8 yılında evliliğinin aldatıldığı gerçeğini öğrenir bir mektupla kocasından gelen...


Amaannn öyle bir şey işte, kaç kadın var acaba Songül gibi hayatı ziyan olan, kaç kadın var sevmediği ama severim belki dediği adamlarla evlenen, kaç kadın bu savaştan galip çıkıp da gerçekten sevebildi acaba yanındakini... Kaç kadın aslında olmadığını yaşadı, yaşıyor... Ya birliktelik denen mevzu ne zor bir şey... Seversin olmaz, sevmezsin olmaz, gitmek istersin gidemezsin, gelsin istersin gelmez... Aşık olursun alışkanlıklarına kurban verirsin... Ne onunla olabilirsin ne de onsuz... Zor zanaat... Bir sabah pencere pervazında ellerini açmış konuşurken bulursun kendini; Ey güzel Allahım dersin, sebebini elbette senin bildiğin ama henüz benim anlamadığım bir şey var... Sanki herkes mutlu da bir ben değilim, bana bir yol göster dersin Amin diye bitirirsin...
Kimse Songül olmasın ya...

Kesinlikle gidin görün derim, izleyin...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Patlıcana hayır!!!

Öğlen yemeklerinin şirkette yenmesi iyi mi kötü mü kararsızım... Düşünüp duruyorum, dardayım... Hani böyle fast food kurbanı olmadığım, hangi yağ ile nasıl pişirildiğinden emin olduğum için güzel bir şey... Ama özürlü, ona buna burun kıvıran pek havalı bir mideye sahip olduğum ve alternatifsiz ay tamam itiraf ediyorum aç kaldığım için kötü bir şey... Karnım guruldar da iş arkadaşlarım bunu duyarsa çok ayıp olur mu? Bir de bunu düşünüyorum... Bence olur... İnsanın karnı iş yerinde guruldamamalı... Hele hele müşteride hiç guruldamamalı... Öğlen yemekte karnıyarık vardı yani bir nev-i patlıcan ki kendisiyle bizim aramız bozuk, kerevizle bir olmuş dedikodumu yapmışlar... İki cihan bir araya gelse aynı masaya oturmam... Ama böyle aç aç da olmuyor ki; ben şirket mutfağına sızıp buzdolabı karıştırsam mı daha ayıp olur yoksa bunu yapmayıp karnım guruldarsa mı daha ayıp olur... Üfff hayatta ayıp denen bir şey olmasa... Tüm sebzeler bir olsa greve gitseler hiçbir mutfağa girmeseler... Ayyy sustum tamam...

12 Mayıs 2009 Salı

Mevsim bahar olunca...

Bahar yorgunluğu mu mevsim değişikliği mi adı ne bilmediğim bir yük var üzerimde hani böyle sabahları ben yataktan çıkmayayım diye ağırlaştıkça ağırlaşan eşzamanlı aman da ne keyifli dedirten... Bıraksalar ölene kadar uyuyacağım sanırım hani böyle sorumluluklar, verilmiş sözler, yapılması gerekenler, akıp giden bir hayat olmasa durmadan hiç durmadan uyuyacağım...

Ya ben buna bahar yorgunluğu, mevsim değişikliği diyorum ama depresyon belirtisi olmasın bu? Yok canım ne depresyonu bu güzel havada sen de :)