28 Ekim 2008 Salı

Aklıma teslim olmayayım, kendime kalmayayım diye bir şeyler yaparken ben sürekli bir yerlerde birileri ile, eşlik ederken arkadaşlarım bilinçsizce, dostlarım bile bile vakit geçirmelerime, insan kalabalığı zihin meşguliyetiyken son bir ayımda allak bullak olmuş hallerde şimdi bambaşka yerlerde ben, kendim, aklım, yüreğim bir arada... Gelsin kalabalıklar ayrılsın aklımla ben; yüreğimle kendim...

27 Ekim 2008 Pazartesi

Hallooooo :)

Feri Remscheid'dan bildirmeye devam ediyor :) Dün yazılan post dan sonra kendisini uykuya teslim etmiş bir insan var karşınızda ama bu ne teslimiyet, uyuduğumda sanırım saat akşam 6 falandı ara ara uyansam da hatta birkaç kere telefonla konuşsam da sevgili okuyucu vücudum her zamanki gibi uykuya yenik düştü, sabah 07:15 ti yağmurlu deli gibi yağmurlu bir sabaha uyandığımda... Tamam bu çok abartı bir şey, tüm eleştirilerinizi kabul edebilirim, çok acımasız olmayın ama siz de :) Kalktım, duş aldım, giyindim, hazırlandım, kahvaltıya indim çok ürkerek hem de; o kadar farklı ki çünkü kahvaltı anlayışımız ben ki kahvaltı manyağı bir insanım cornflakes e kahvaltı der miyim, demem bu yüzden ürktüm işte ama otelim beni yanılttı, sahibi Türk müdür nedir, domates salatalık bile vardı hatta beyaz peynir dışında benim için olması gereken her şey (domates, salatalık, bal, siyah zeytin, nutella) vardı, beyaz peynir yerine de klasik Philadelphia sürme peynir vardı; Stuttgart günlerimi anımsadım :( beklentimin üstünde bir kahvaltıdan sonra benim new beetle cabrio sahibi amcam beni almaya geldi tam da sözleştiğimiz saatte yani 08:15'te, klasik bir sabah muhabbetinden sonra kendimizi ofiste bulduk, benim için ayrılmış odamda çalışmaya başlamadan önce kısa bir toplantı yaptık ancak ellerinde ne yazık ki bana verebilecekleri detaylı bilgi olmadığından benim genel bir şeyler yapmama karar verdik. Alakalı olan bir kaç kişi ile tanıştım ki bunlardan biri Türk; adı da Tülay, pek şeker bir kız, tüm akşamını bana ayırdı mesela :) bir diğeri son 44 yıldır evet doğru okudunuz son 44 yıldır bu şirkette çalışan bir amca ki kendisi bembeyaz saçları ile 44 senesini buraya verdiğini çok belli ediyor :) bir diğeri zaten iki gündür sözü geçen amca, o da 24 yıldır bu şirketteymiş, ben 26 yaşındayım... Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim... Tanıştığım bir başka Türk de deli gibi gurur duymama sebep olan bir varlık; çok mutlu oluyorum Türk olup da yurtdışında çok iyi yerlerde olan insanları görünce, sen gel koskoca bir şirketin IT direktörü ol, yürekten kutluyorum bir kez daha... Bahsi geçen tüm bu insanlar; Türkler olsun Almanlar olsun hepsi çok canayakın hepsi çok ilgililer, bu da insanı memnun edici bir davranış... Öğle yemeğine benim amca ile çıktık ve mantarlı, kaşarlı geyik eti yedik... Bundan önce Stuttgart'ta da yemiştim ve beğenmiştim yine beğendim :) fırsat bulursanız deneyin... Bakın bunu yemek konusunda deli gibi muhafazakar olan bendeniz söylüyor :) Kulak verin yani ;) Öğleden sonra yine çalışmaca, ara vermeksizin hem de sonra da Tülay ile akşam yemeğine gitmece... Cümle yapısını daha fazla böyle sürdüremeyeceğim :) Kendisi ile bir İtalyan restoranına gidip her yurtdışı deneyiminde olduğu gibi bu sefer de İtalyanlara iyiki varsınız dedim :) Çok ama çok leziz bir makarna yedim, restoranın çalışanları inanmazsınız çok şekerlerdi, nolmuş bu Almanya'ya ya son 3 yılda. Ben en son geldiğimde her şey kabus gibiydi :) Ben mi değiştim onlar mı acaba?? Sonra şöyle hızlı, üstünkörü bir şehir turu yapıp yarın nereleri gezeceğimize (evet Tülay yine benimle olacakmış :) sanırım ona görev verdiler sen ilgilen diye, ben memnunum valla) karar verdik; ilk hedef H&M, ileriii :)))) 8 olmadan her şeyi yapmış olmalıyız zira saatler 8 i gösterdiğinde her yer kapanıyor, sadece bunun için bile yaşanmaz yurt dışında ya :)) Otele geldiğimde saat 9 buçuğu gösteriyordu, biraz mail, biraz çalışmaca, biraz sohbet derken bugün de bitti. Özetlersem bence güzel geçti, sadece karşımda duran insanların yaşım kadar hatta daha fazla tecrübe sahibi olmaları gerdi biraz; sen kimsin de kime ne anlatıyorsun hissine kapıldım ama ben bu hisse bu işi yaptığım süre içinde hep kapıldım çünkü şimdiye kadar 1 kullanıcım hariç çalıştığım herkes benden büyüktü ötesi senelerini bu işe vermiş insanlardı, hal böyle olunca da garip oluyor... Neyse... Ben kaçar... Yine foto yok; anca İstanbul'a dönünce olacak...

26 Ekim 2008 Pazar

Remscheid halleri...

İki sene aradan sonra tekrar Almanya'dayım... Sebep yine iş ama bu sefer başka bir şehir ve başlangıçtakinin üzerine eklenmiş 3 yıla yakın bir yaşanmışlık...
Şimdi efenim sizlere bulunduğum şehir ile ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim çünkü henüz hiçbir şey yapmış değilim ben de ... Dün gece gıdım uyku uyumamış bir insan olarak -kendi tercihimdi asla pişman değilim - Almanya'ya gelir gelmez otele gelmeyi ve dinlenmeyi tercih ettim bu yazı yazıldıktan sonra mesela bendeniz uyuyor olacağım :)
Dün gece Taksim'de iki ayrı organizasyona katılıp eve dönüş saatim havaalanına gidiş saatime yakın olduğundan hiç uyumayayım yoksa uyanamam diye düşünüp her şeyimi hazır edip sabah 05:15 te evden çıktım, taxiye binip elime telefonu alıp da saate bakınca dünyam şaştı ben 05:15 te evden çıkıyorum taxiye biniyorum saat 04:20. Nasıl yani?? Evet saatler bir saat geri alınmış ve Allahtan geri alınmış yoksa şu an yazdığım yazı çok farklı olabilirdi :) Hazır evden çıkmışken tekrar eve dönmenin bir mantığı yok diyerek havaalanına gitme faaliyetime devam ettim ben. Atatürk Hava alanında saat 04:50'de in ve de cin top oynamaktaydı ben gittiğimde, gayet rahat check-in imi yaptırıp valizimi teslim edip pasaport kontrolünden geçtikten sonra CIP salonuna gittim; kendimi bir şey sanıyormuşum ya da uygulama saçma evet karar verdim uygulama saçma; yurtdışı uçuşlarda classic plus geçmiyormuş elit olmak gerekiyormuş, çocuk üstü kapalı bana elit değilsin dedi sanırım şimdi idrak ediyorum :P neyse sabahın köründe CIP de kimse olmadığı için ve benim yorgun tavrım çocuğun kalbinde bir acıma duygusuna sebebiyet verdiğinden olsa gerek ben CIP salonuna girdim; inanır mısınız tek bir cookie bile yemedim çünkü kendimi rahat bulduğum bir koltukta evimdeymişcesine uykuya verdim utanmadan bir de saat kurdum :) uyandığımda CIP salonu hınca hınç insan doluydu :) olsun ben uyumuştum, önemli olan da buydu :)
20 dk. gecikmeli de olsa -ne kadar şaşırtıcı değil mi :P - kendimi THY'nin Düsseldorf'a giden uçağında buldum ve kaldığım yerden uyumaya devam ettim, kahvaltı için yanımdaki Alman amca tarafından uyandırıldım, kahvaltı ettim buradan sürekli yurtiçi uçan biri olarak yurtdışında da sandviç verin kardeşim, kahvaltı diye verdiğiniz şeyin içindeki %90 şeyi sevmiyorum ben, sanki herkes yumurta sevmek zorunda alla allaaaa... Anlayacağınız üzere doymadım pek, neyse.. Veee iniş için gereksiz bir sürü uyarı anonsundan sonra kendimizi Düsseldorf havaalanında bulduk... Yanımda keşke biri olsaydı :(
Uçaktan indim, Allahım o ne, ben böyle pasaport kontrol sırası Türkiye'de görmedim bir de laf ederler bıdı bıdı... Saatlerce sıra bekledikten sonra pasaportumu kontrol edecek polis memurunun yanına gittiğimde yanımdaki polis memuru Yüksek Sadakat üyelerini sorgulamaktaydı, niye geldiniz, ne kadar kalacaksınız, rezervasyonunuz var mı, dönüş biletleriniz nerede bıdı bıdı, ben sıkıldım valla... Halbu ki bilseler "Ben seni arayamam" diye bir şarkıları var niye bunca soru sorup yorduk böyle güzel bir şarkısı olan insanları diye utanırlardı Alman polisleri... Utanırlar mıydı acaba? Neyse benimki de ayrı bir olaydı, neden geldin, şunun için, ne kadar kalacaksın,şu kadar, nerede kalacaksın, şurada... Hadi bunları anladım, yanında para var mı diye sorup, herhalde cevabını aldıktan sonra göster demesi karşısında benim ağzım bir karış açık you wanna see my money???? şeklindeki cümleme Yüksek Sadakat üyeleri de yok artık diye eşlik edince adam yes yes please dedi ve ben sinir ola ola cüzdanımı adamın gözüne soktum... Yok artık ya ayıp denen bir şey var kardeşim... Biz annemizin babamızın cüzdanına bile onların izini olmadan bakılmaz diye büyüdük : ) Neyse zaten hem Almanları hem Almanyayı sevmem şeklindeki fikrime yeni bir satır daha eklemiş oldum :) Evet sevmiyorum, evet Almanca bildiğim halde İngilizce konuşuyorum ve onların da benimle İngilizce konuşmalarından zevk alıyorum :) Sadist miyim neyim ya :P
Sırada valizimi alma teranesi var ki gerçekten tam bir kabus oldu, havaalanına kurtlar kuşlar uyurken giden, ilk check in yaptıran ben olunca valiz konusunda THY tarafından benimsenen uygulama da FILO (first in last out) olunca ben saatlerce kırmızı valizime kavuşma hayali kurdum ve sonunda zafer benim oldu :) Sırada beni bekleyen adam ile buluşma noktası var; kendisi ismini veremeyeceğim aynı zamanda 4 gün boyunca benim birlikte çalışacağım kişi olacak adam üşenmedi pazar sabahı beni almak için havaalanına geldi, telefon ettim; ben çıktım mc.in önündeyim dedim adamcağaz geldi benim 3-5 katım bir şey; insan valizini taşımana yardım edeyim mi der, hayır ben zaten taşıtmam prensip olarak karşıyım da :P sen bir teklif et ya... etmedi :) neyse otoparka indik arabasını gösterdi aman Allahım o ne new beetle, siyah, şeker mi şeker... Beni bilirsiniz ben new beetle hayranıyımdır, ama o arabaya o kadar para verilmez fikrinin de savunucusu aynı zamanda :) Çok şekerdi çokkkkk :)) Valizimi taşımayı teklif etmeyen amca bunun dışında çok kibardı, Düsseldorf-Remscheid arası 35 dk sürdü. 35 dk boyunca sürekli sohbet ettik, beni otele kadar bıraktı; yarın sabah da 08.15 de almak üzere sözleşerek ayrıldık...
Ben şimdi otelimdeyim; otel standart Alman otellerinden, fotoğraf makinemin aktarma kablosunu getirmediğimden fotoğraflarını şimdi koyamayacağım ama en kısa zamanda İstanbul'a dönünce tamamlarım :)
Fırsat buldukça yazarım.... Siz de yazın :P
Mektup bitirir gibi oldu :P

23 Ekim 2008 Perşembe

Mutluluğun resmi :)


Hayatım mutluluğun tanımını aramakla geçti; neşeli olmak mı mutlu olmak mı tercih edilmeli? bunu sorgulamakla. 26 yaşındayım ömrüm el verirse bir bu kadar daha yaşarım inşallah ve eminim gelecek 26 yılda da hep bunu sorgulayacağım :) sebeplere bağlı mutluluklar yaşamaktansa sebepsiz neşeli bir insan olmak bence tercih edilesi olan ama yaşanan olur mu onu bilemeyeceğim. O kadar kolay ki aslında mutluluğun tanımı; işte bir kaç tanesi;


  1. Çok sıkışmışken tuvalete girmek

  2. Çok açken yemek yemek

  3. Dizlerinde huzur bulmak sevdiğinin

  4. Hamak

  5. Çok susamışken su içmek

  6. Çikolata

  7. Kız arkadaş sohbetleri

  8. Sarılmak, kendin bilmek, öyle hissetmek

  9. Erguvan

  10. Dostların hayat destekleri

  11. Yeğen sahibi olmak nam-ı diğer Yücel ve Kerem :)

  12. Umut

  13. Karnında kelebekler uçuşturmak nam-ı diğer aşık olmak

  14. Elma

  15. Başarmak

  16. Her sabah kalktığında ailenin ve sevdiklerinin sağlığına şükretmek

  17. Kestane

  18. Maneviyat

  19. Duyarlılık

  20. Müzik

  21. Yazı

  22. Bir gün anne olabilme hayali kurmak

  23. Beyaz elbise

.


.


.


.


Ve aklıma gelmeyen çok fazla şey....


:) :)


Her biri tecrübeyle sabit ;)


Bir de hayata dair bir hatırlatma çoğu zaman unuttuğumuz;


"Her Gün Güneş Doğar Yeter ki Açık Olsun Perdeler"


16 Ekim 2008 Perşembe

Söz bitti yine...

gün gelip bitecek, bu coğrafya durulacak mı?
siyah kurdelaların, türk bayraklarının, sözlerin ötesine geçse artık yapılanlar...
canı yanmasa daha fazla bu toprağın...

bu da dilek şart kiplerinde, bir çok şey gibi...

üzgünüm çok hem de :(

Bütün kızlar toplandık :)


Gecikmiş bir randevuyu gerçekleştirdik bu akşam :) Zira en son 3 ay önce -ki bu Ati'nin düğününe rastlar- saçlarımı boyattığım düşünülürse bu rengi kullanıyor olmama kocaman bir iyi ki gönderiyorum yoksa 3 ay hiçbir renk idare etmezdi :) ama ben de haklıyım :P her gidişimde o kadar para bayılınca yapacak pek de bir şey kalmıyor kaldıki bu akşam en az para benim cebimden çıktı; Özgür en eski (5 yıl kadar) ve bir çok müşterisinin sebebi ben olmam sebebiyle sanırsam galiba herhalde bana torpil geçiyor ;) buradan teşekkürlerimi sunuyorum :P
"Özgür saçlarımı kesseneeee" dedim ilk defa, bundan önce hep "sakın boyunu kısaltma bak kavga ederiz" diyen ben "Özgür kısaltsana baya" dedim kısaltmadı, yılbaşında kesecekmiş :) Böyle de bir teslimiyet yok yalnız... Bir de ben yani ona buna tepki veren, ona buna eeehhhh noluyor ya diyen ben kuaförüne söz geçiremiyor :) neyse yılbaşına kadar bekleyelim biz de :) O zaman da ben kestirmek istemem kesin :P
Atişko kısacık kestirdi saçlarını, hem boyattı hem balyaj yaptırdı ve gerçekten çok güzel oldu, Nuray kendisi için en marjinal hareketi yaparak normal boyatma safhasından sonra fön çektirdi o kıvır kıvır saçlarına, buradan fön çekme sabrını gösteren arkadaşlara selamlar :) ben her zamanki şeyleri yaptırdım bir değişiklik yok as you see :) yılbaşını bekleyeceğim :P
Ha bir de ben eve şu kuaförlerde saçlarımızı yıkattığımız sandalyeler var ya onlardan almak istiyorum Arada bir de kuaför çocuklardan birine dönüşmesini istiyorum çevremden bir insanın ki mekan ev olunca bu duruma en uygun insanın Nuray olduğuna karar verdim :) ya yok böyle güzel bir şey; sen oturuyorsun tepende biri saçlarını yıkıyor, haftanın, günün, hayatın yorgunluğunu almak üzere saçlarına, alnına, başına boynundan üstüne masaj yapıyor.... valla ben bu kısmı çok seviyorum, Nuray alsak böyle bir sandalye ya da koltuk ne biliim ne deniyorsa onlara arada bir saçlarımı yıkayıp masaj yapar mısııınnnnnn????? Bak sen karşılığında ne istediğini söyle anlaşırız ;)
Saçlar boyandı, kesildi, fönler çekildi eee hadi o zaman karnımızı da doyuralım şeklinde kendimizi afet-i devran kızlar :P olarak Gayrettepe'de Maci'de bulduk, İtalyan İtalyan yemeklerimizi yedik, mekanı çok sevdik, yemek üstüne yenen tiramisuya ayrıca bayıldık, dedikodumuzu yaptık, evimize döndük :)
Ve gerçek dünya, evde saatlerce ütü yaptım, saçları şöööle temizlik modunda toplayıp hani ütü yaparken bozulmasın diye en ev hanımı modumla, bütün süksem yerle bir saatlerce ütü yaptım :)
Bu da böyle bir ironi işte :))))

7 Ekim 2008 Salı

Tat bırakanlar...

Bir resme aşık olmak sonra o resmin gerçek hayatta vücut bulması, dokunduğun, hissettiğin, aşkı zorladığın olması... Ölesiye bir yenilgiyle kabul etmek karşı tarafın tüm şartlarını ve teslim etmek kendini akışa, şanslıysan bir olmak, şanssızsan kalan... Bilmeden yaşamak, hiç öğrenmeden tüketmek bir hayatı, kendi yazdığın hikayenin öznesi yaptığına tutulmak, kızmak... Yüzleştiğinde gerçekle aslında hiç de sandığın gibi olmadığını gördüğünde acıması içinin, çok hem de... Böylesi bir aşka, adı neyse işte tanım takıntılarımdan sıyrılarak tam da anlattığına Sabahattin Ali'nin saygı duymak, ölesiye saygı duymak... Raif mi olsam Maria Puder mi demek, karar verememek, kendi hikayemin kahramanı olmaya devam etmek, neresinde olduğumu bilmediğim hikayemin... Ağzına sağlık onca sene öncesinden uzanıp içime dokunan kitabın yazarı...
.........................
Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için , her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.
..........................
Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz!" demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak "İşte bu beni anlar!" diyordum...
.......................
Bu gibi meselelerde korkaklık zararlıdır... Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız... Bu okadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabi olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır… Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur. Artık gidelim mi?
..........................
Sabahattin Ali_Kürk Mantolu Madonna

6 Ekim 2008 Pazartesi

Erkekler için...

Bir kadın var, bir köşesi, kitapları, kalemi, yazdıkları... Takip ettiğim çok yazısında kendimi bulduğum ve kendimle birlikte adı kadın çok fazla kişiyi gördüğüm... Dünyaya bakışına, baktığı yerde ne gördüğüne, gördüğünü nasıl anlattığına hayran olduğum... Ben kadar erkeklerin de okusun istediğim, belki bizi biraz daha iyi tanırlar dediğim, kendi içimde tuttuğum okusa keşke onlar da şu şu şu şu yazılarını dediğim... Yazmış yine... Tebrik edilesice... Erkekler için demiş... Okudular mı bilmem en azından benim blogumu takip edenler okusunlar...
Erkekler için: Atmosfer mimarı kadınlar
Hepsi hoş kadınlar. Hoş deyince anla ki kederli hikâyeleri olan ve keder üzerine şakalaşabilen kadınlardan bahsediyorum. Güzeller, amenna! Ama söylediğim o değil. Şöyle rakılar konulunca acaba ne anlatacak diye merak ettiğin kadınlardan söz ediyorum. Seni güldürebilen ve ağlatabilen kadınlardan. Geçmiş zamanla ilgili bir hikâyeye başlayıp tam en heyecanlı yerinde ‘O kadar da önemli değil’ deyip başka bir hikâyeye atlayabilen, demini o denli almış kadınlar yani. Kimi erkekler kalabalık yerlerde kadınlara bir şey anlatınca ne kadar yüksek sesle konuşuyorlar. Ah! O azman, görgüsüz, genç irisi egolar! Neyse... Bunlar, eğilip masanın diğer tarafından, geçirdiği bir hastalığın adını ya da basbayağı edepsiz bir espriyi fısıldayıveren, sesli tarihe geçmesin diye bazen sessiz de konuşabilen kadınlar. Onlar, onlardan biri, masaya oturunca etrafınızı bir hava sarar. ‘Kadının havası var’ dedikleri ondan. Etrafınızı bir hava sarar ve sadece sizin masada bir iklim kuşağı oluşur. Aşk değil, meşk değil; hayatın bir özütü varsa o sızar paçalarınızdan. Artık ölüm de gelse bu kadınların elinden, kuruyup kalsanız da gitmeyeceksiniz, gidemeyeceksiniz. Bu kadın sizi mundar edecek belki; mühim değil. Çünkü en çok şu anda yaşıyorsunuz. Birazdan ne diyecek, mesele bu. Ses, sesleriniz, bir hokkabazın topu gibi havada hoplayıp masaya değmeden alçalıp yeniden havalanıp oynadıkça ikinizin ağızları arasında, tabakların üzerinde ve bardakların kenarında, bitmesin isteyeceksiniz; bu akış hiç kesilmesin. ‘Hepsi hoş kadınlar’ deyince yani, bunları diyorum. Atmosfer mimarı kadınlardan söz ediyorum.
Omuz çantası
Hepsi hoş kadınlar. Erkeklerden söz ediyorlar. Ne kadar çok ve nasıl terk ettiklerini adamları anlatıyorlar. ‘Omuz çantamı alıp...’, ‘Tabii canım tabii, her şeyi bırakıp...’, ‘Deli misin sen, kim bilir kaç ev kurdum. Dur bakiim, son on yıldaaa...‘, ‘Bir hafta! Tabii canım, yeni ev tam bir haftada kurulur, çöp bidonundan çay süzgecine...’ ‘Herhalde ele geçiriliyor gibi hissediyorum ondan. Bilmem.’ Böyle. Bir de arada bir kikirdeme. Bir gün yalnız ölmek, bir gün yalnız hastalanmak, bir gün sadece yalnızlıktan ağlamak korkuları sanki kızamık şekeri gibi eriyor ağızlarında. Sanırsın hiç korkmuyorlar aslında. Sanırsın terk edip gittikleri adamlarda nelerini nelerini bırakmamışlar. İçlerinden neleri neleri kopmamış yıllar içinde. Sanırsın korkmuyorlar ‘Ya bir daha biri olmazsa’ cümlesinden, ‘Ya hiç kimse olmazsa’ diye kalpleri sıkışmıyor. Ama kalıbımı basarım kanıtlayamazsınız, anlayamazsınız, aklınızın kenarından geçmez.
Çiçek dürbünü alarmı
Anlamazsınız işte ve anlamadığınız için... Onlardan bir kuşun kanadı gibi geçer her şey, gözlerindeki çiçek dürbünlerinde bir kırıntı oynar sadece. Bir kırıntı oynar gözlerinde ve sizin yeriniz değişir evrende, fark edemezsiniz. ‘Erken uyarı sistemi olmayan kadınlar’ bunlar. Ne bırakırım, ne terk ederim derler. Sadece gidiverirler. Gözlerindeki çiçek dürbününde bir kırıntı oynar oysa, daha ne olsun! Çoktan gitmiş olurlar zaten gittiklerinde, felik olsun diye değil, sadece ışıkları sönüyor onların tahammül ettiklerinde. Tahammül etmeye başladıklarında ölmeye başlıyorlar. Bunu onlar bazı cinayetlere kurban gitmiş oldukları için biliyorlar. Hep aynı yerden kırılsa kalp mühim değil; ama hep çalışmadığı yerden kırılır gönül. Baştan biliyorlar bunu ve bu yüzden bir kaplan ve bir yanık pervane, bir kısrak ve bir tedirgin sincap gibi ve en çok bir insan gibi kaçıp kaçıp gidiyorlar. Ve ne yazık siz bu hikâyeleri hiç bilmiyorsunuz. Bir kadının dinleyebileceği gibi onları hiç dinleyemiyorsunuz. Daha çok mu korkardınız acaba? Yoksa eteklerine daha mı çok yapışırdınız? Bilmem. Belki böylesi daha iyi. Siz belki de hep bilmeniz gereken kadarını biliyorsunuz. Kim bilir? Belki de ancak kadınların bir kısmını görünce katlanabiliyor, ancak bu şekilde ödünüz patlamadan yaşayabiliyorsunuz.

5 Ekim 2008 Pazar

Olmaz mı??

İnsan temizleyebilse içini de evini temizlediği gibi... Derlese toplasa önce ortalığı sonra 1600 watt elektrik süpürgesi ile çekse; çekse içini, sıkıntılarını, hayal kırıklıklarını, incinmişliklerini, üzüntülerini, dertlerini... Sevinçlerini bıraksa sadece içinde, mutluluklarını, değerlerini, işte bu dediklerini... Tozlarını almak için düzenlese bir bir gülümseme sebeplerini... Sonra alsa eline insan viledayı bir kova sıcak su ile birlikte... Silse silse kalmasa hiç hüzün, tek bir kırıntı, belli belirsiz bir iz... Hiçbir şey kalmasa gıcır gıcır olsa insanın içi... Yetmediği yerde deterjanın çamaşır suyu dökse insan içine... Kalmayacaksa hiçbir şey, kokusuna razı olsa insan çamaşır suyunun... Süpürse, silse insan tüm kötüyü, temizlese içini evini temizler gibi... Geriye iyi kalsa, temiz... O kadar kolay olsa iç temizlemek de ev temizlemek kadar.. Olsa.. Olmaz mı???