5 Kasım 2007 Pazartesi

İKİ KİŞİLİK YAŞAMAK, İKİ KERE YAŞLANMAK…


Facebook'ta arkadaş listemden tesadüfen bulduğum ama okuduğumda katılıp katılmama tarafında değil de ne biliim işte çok keyif aldığım bir yazı, Burcu Akdeniz yazmış :))

İki değil de dört gözün olduğunu hissediyorsan eğer ve sen artık iki yerine tam 3 ele sahipsen; sessizken konuşuyor, konuşuyorken susuyorsan, sen iki kişilik yaşıyorsun.. İki kişilik yaşamak bu hayatta zordur azizim. İstiklalin kalabalığında yürünmez iki kişiysen, aradan birileri geçer… Metrodan tek sıra halinde çıkarsın, o arkada kalır, sen de onda… Ayağın takılır taşa, yere iki kişi birden yuvarlanırsın... Elini tutar bırakmaz sen hafiften 'engell'isindir.. Adımların birbirine dolanır, uygun adımı bulamazsın. Uzaklara gidemezsin iki kişiysen. Diyelim ki gittin, uçakta tek kişilik biletleri daha iyi yerlerden daha iyi fiyatlara bulursun. Festivallerde koltuk kalmaz sana iki kişiysen. Iett’lerde ayakta kalırsın, senin artık iki koca popon vardır farkında değilsindir.. İki kişiysen maaşın tuzla buz olur ilk haftada, sen iki kişiysen eğer lokman kalır boğazında.. Hesap ağır gelir masaya, senin kafan zaten ağırdır ya.. Sonra alırsın bir koca yudum kırmızı şarabından başın başka türlü döner iki kişiysen.. Kahkahaların daha seslidir, gözyaşların daha tuzlu... Ani kararlar alamazsın iki kişilik yaşıyorsan, sen kendi adına plan bile yapmazsın onu düşünüyorsan. Günler saatler dakikalar kısalır bu iki kişilik yaşamda. Ne yaşadın neler yaptın da bitti şu koca gün anlamazsın gecer boşa(!).. Derdin bitmez sen eğer iki kişiysen. Sana söylenen her kötü söz daha da ağır gelir, ona söylenen her kötü söz seni bitirir... Elin terler iki kişiysen, izlediğin filmden bi bok anlamazsın. Sigaranı doya doya içemezsin kızar ikinci kişi, kafan duman duman. Sen iki kişiysen evdeki film yarım kalır, çikolatanın gerçek tadı nasıldır?? Yatağa sığmak zordur, sabahları uyanmak hele, ölümdür iki kişiysen.. Saçların çifter çifter başlar beyazlaşmaya, gözlerin çizgi çizgi... Bu iki kişilik yaşam var ya durur boğazına senin, nefesini keser, kalır orda yutkunamazsın.. O kadar zor ki, o kadar işte..

28 Ekim 2007 Pazar

?&%='%(!'?

Düğün... Cenaze...
Hayat... Devam ediyor ama;
kocaman bir boşluk, akıllardan silinmeyen bir geçmişle...
Yaşanan her güzelliği eksik bırakan, hepsine gözyaşı armağan eden haliyle...
her şey ne boş... bilerek, unutmadan yaşasak keşke...
hayat... bir düğün bir cenaze işte...

23 Ekim 2007 Salı

afiyet bal şeker :)


Ben Ereğli'de yaşamış, Ereğli'de büyümüş bir Giresun’luyum, annem tam bir Giresun kadını, babam Karadeniz aşığı… Doğasıyla, kültürüyle, konuşması, anlayışı, yemekleriyle… Böyle büyüdüm ben, o yüzden Karadenizli olmayan çok kişinin düşündüğü gibi karalahana çorbası ki biz kendisine pancar çorbası deriz benim için asla bulamaç değil aksine inanılmaz bir lezzettir ki bilen bilir ben yemek konusunda çok uyuz bir insanımdır. Şimdi nereden çıktı bu konu diyeceksiniz bu öğlen 8 kişilik bir ekiple Ataşehir’e Karadeniz yemekleri yapan bir restorana gittik ismi Parpali lazcada Kelebek demekmiş :)

Yediğim her şey inanılmaz lezzetliydi annemin sofrasında hissettim kendimi çünkü çok pişer benim Ereğli evimde Karadeniz yemekleri annem çok ama çok mutludur ablamın eşi de Karadenizli olduğu için :) garip bir milliyetçilik işte yediğimizi yesin kızım açıklamaları :)

Menümü söylüyorum; karalahana çorbası, turşu kavurması, karalahana sarması… hepsi ama özellikle turşu kavurması inanılmaz lezzetliydi. Annem çok daha lezzetli yapıyor sarma ve çorbayı :) ömrü hayatımda bir kere pişirecek miyim acaba yoksa hep annemde mi yiyeceğim merak ediyorum :)

22 Ekim 2007 Pazartesi

...........


Mehmet daha çok küçüksün Mehmet

Bilmiyorsun tabii neden bu sonsuz nöbet

O kadar vaktin olmadı zaten

Ama sen ümit etmeye devam et

Mehmet bilemiyoruz Mehmet

Böyle mi sürecek bu ilelebet

Değişir mi dünya

Döner mi devran

Sen ümit etmeye devam et

Öyle bir karanlık kutu ki insan

Kimse hakiki bir cevap veremez sorsan

Söz dediğin, insan icadi lisan

Ama sen yine de hep hayattan bahset

Mehmet gitmiyor gözün gözümden

Hiç büyümemişsin tanıdım çocuk yüzünden

Kan geldi kederden özümden

Sen anacığını düşün çok dikkat et

Mehmet küçücüksün mehmet

İnsan soyu böyle en nihayet

Öteki desen beriki desen

Kendini de bizi de

Dünyayı da affet

15 Haziran'dı Sezen bu şiiri okuyup gözlerimize bulut bıraktığında bugün 22 Ekim.. Değişen hiçbir şey yok daha fazla acı daha fazla anlamsızlıktan öte...

Dün Deniz'le sohbet ederken çok tatsız oldu benim blogum, sevmiyorum son zamanlarda dedim... tatsız bir gündü dün, bugün de aynı... dolayısıyla blogum da...

Güzel bir şeyler yazabilmeyi en çok ben istiyorum inan...

14 Ekim 2007 Pazar

Dertleşme...

Elektrikler kesildi, dışarıda yağmur yağıyor, evde yalnızım, her taraf kapkaranlık sadece notebookun ışığı var şarjı ne kadar dayanır bilmiyorum, media playerda Yavuz Bingöl Küçüğüm’ü söylüyor; elektrikler varken, her yer aydınlıkken ve ben kalabalıklarda kulaklıkla bile dinlerken bu şarkıyı, bu ses, bu sözler, bu müzik beni maf ederken gelin siz düşünün şimdi nasıl olduğumu… Tam ağlamalık bir durum sergiliyorum…

Bugün güneş doğmayacak/Bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil/Orda bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri/Çiçeğe su verme unut
Biraz daha sen olursun/Kalbindeki rengi büyüt
Her aşk kendini yaşar
Çaldığın kapı kapanır sonunda
İçinde bir sen bulursun
Büyümüş anlamış yorgun

Ah aman aman küçüğüm bu yol sana gidiyor
Senin küçük baharında/Unuttuğum bir şeyler var

Gelir geçer sokaklarda/Sokaklara girer çıkar
Mavi penceresinde gün/Telaşlı rengarenk kuşlar
Kanatlarında bir alev/Düşlerine konar kalkar

Bu blog kıyısından köşesinden iç çözümlemelerime sahne oldu benim ara ara ama karşı karşıya olduğunuz bu satırlar tamamen bir çözülmedir; belki yayınlamam onu bilemiyorum şimdilik…

Bugün döndüm Ereğli’den… Annemin babamın sıcacık evinden, evimden ya da 7 senedir uzak olduğum… Ablamı, kardeşimi, yeğenimi gördüm… Yetmedi ne yazık ki, yeğenime en çok doyamadım :( bir kitap yazsam sadece onu anlatsam hayatım anlamlanır belki… Bir çocuk beni nasıl mutlu eder… hissettiğimi kelimeye dökebilsem belki anlatırım ama sanmıyorum… minicik elleri boynuma dolandığında nasıl hissettiğimi kendimi, anlatamaz ki zihnimdeki herhangi bir kelime… yumuşacık, sıcacık… her teyze dediğinde parçam bildiğim, anne olduğumda yaşayacağımın bunun ötesi olduğuna bir türlü inanamadığım meleğim keşke aynı şehrin havasını solusaydık dediğim, ağbi olmaya hazırlananım, minicik ellerini annesinin karnına koyup kardeşiyle konuşanım şimdiden başladım özlemeye…


Geçirdiğim üç gün sürekli var olmak ve olmamak arasında gidip geldim, durdum, düşündüm, sorguladım… Ne çok haksızlık ettiğime inandım vicdan muhasebemde, rahatsız oldum… neredeyse 3 ay önce gitmişim Ereğli’ye, bu kadar yakınken halbuki… ve her Cuma orada annemin babamın ben geliyorum deyişimi beklediklerini bile bile… Neden peki… uzaklarda bir yerde varsın, bunu bilmek iyi mi kötü mü karar veremedim… Ben hep sevdiklerimin yerlerinde iyi olduklarını bileyim yeter diye düşündüm ama anne baba yanında ister çocuğunu söylediklerinde “off” la başlayıp “ya” ile biten cümleler duyarlar fırsat yoktur, hayat yoruyordur, hafta sonu da kendisi kalmak istiyordur insan çünkü… Sebep mi? Bugün kendi kendime hayır değil dedim…

Hayır, değil…

8 Ekim 2007 Pazartesi

Vakit yine mi Susma Vakti?

Bir çocuk doğursam diyorum, karnımdan çıkarsam. Büyümeye başlasa bir mucize olarak. Konuşsa, yürüse, ilk şakasını yapsa, gülse, güneşten gözü kamaşsa, elmada dişi kalsa... Ne yapsa şaşırsak, sevinsek müthiş. Sonra aniden okula gitse, okumaya başlasa, öğretmeninden bahsetse, arkadaşlarından. Anlata anlata resim yapsa, ilk kez ismini yazsa kağıda, ne olduğunu bilmeden aşık olsa, eve beslenme çantasında kedi yavrusu getirse, olaylar böyle böyle gelişse...

Sonra bir gün çocuğum... Ölüverse... Aniden ölse...

İnsan aslında ölür değil mi, çocuğu ölünce? "Hayat devam ediyordur". Doğrudur, ne diyeyim? Ama insan ölüyordur çocuğu ölünce. Mutlaka öyledir, elbette...

***
02 Mayıs 2003 Cuma günü yazmıştı Ece T. bu satırları, kelime kelime içime işlemişti bugün gazeteleri okuyup içim sızlar, olanlara inanamazken, kendimi o 13 annenin yerine koyup ilmek ilmek çözülürken zihnime düştü yine bu yazı… İnsan aslında ölür değil mi, çocuğu ölünce? İnsan, bir baba ama en çok bir anne nasıl dayanır bu acıya, bu ölüme hangi neden sabrettirir… Vatan sağolsun cümlesi mi? Asla… O 13 anneden biri olduğumda kuramıyor dilim bu cümleyi, vatan sağolamıyor… Bir anne nasıl dayanır evladının böyle gidişine… Susma vaktidir şimdi zaman demiştim onlarca minik bir trafik kazasında öldüğünde her birini kendi çocuğum hissetmiştim halbuki tanımıyordum hiçbirini… Şimdi vakit yine susma vakti… Hangi cümle örter bu acıyı, kim hafifletir bir ömür geçmeyecek bu ince sızıyı? Birileri terörü lanetlemekten başka hiçbir şey yapmadıkça kimden teselli bekler bu insancıklar? İnsancıklar, çünkü onlar sebep olmadıklarının en ağır sonucunu yaşayanlar şu anda… Acılarını anlamama imkan yok ama kendi köşemde ince bir sızı hissediyorum, yerleşen, gitmeyecek olan…
***
….. çocuğunuzun üzerine toprak attığınızı bir kez içinizden geçirsenize...

Televizyon açık. İnsanın karnına bir bıçak giriyor sanki, dönüyor içeride. "Acısı içime aktı" derler ya, işte tam öyle...

4 Ekim 2007 Perşembe

Öyle işte...


Rizede’yim…

Geçen hafta olduğu gibi, önümüzdeki hafta olacağı gibi...
Ülkemizin en çok yağış alan ili falan değil Rize, senelerce kandırılmışız, her geldiğimde hava kötü olur diye düşünüp ona göre giyiniyorum; Trabzon havalimanına inince yine mi ya diyorum… Hep güneş hep güneş… Tek damla yağmur görmedim henüz halbuki eminim burada yağmur yağınca kahverengi kahverengi toprak kokacak, içime çekeceğim derin derin… Ben kış moduna çoktan girdim, ruhum depresif oldu bile artık erguvanlar açana kadar benden bir şey beklemeyin… Şimdi cıvıl cıvıl duyduğunuz kuşlar, parlayan güneş falan gerçek değil son sayfa; yazmanın hiç de zevkli olmadığı…

Bitti…

Bu kadar…

Evet, bitti…

30 Eylül 2007 Pazar

Sözün Gücü...

Bundan bir sene önce bir öğle arası Profilo D&R’da dolanırken kulağıma çalındı sesi, tereddütsüz aldım albümünü, ofise gider gitmez buluşturdum notebookla ve ilk kez dinledim Emre Aydın’ı, 6.Cadde’den habersizdim o zamanlar. İlk tanışmamızdı kendisiyle ve o gün bugündür ben hiç sıkılmadan defalarca dinledim bu albümü, hala dinliyorum hala çok seviyorum. Bu albümle çok kişi ayrıldı, çok kişi nefret etti birbirinden. Öfkesini kustu, hayal kırıklığını dillendirdi… Çünkü Emre Aydın fazlasıyla ozandı… Yakın tarihlerde doğmuş olmaktan belki (kendisi 2 Şubat doğumludur), belki yazının gücüne olan inancımızdan belki melankolik yaklaşımlardan belki acıyı dillendirebilmemizden, neden bilmiyorum ben çok sevdim Emre Aydın’ı… Müzikte söz odaklı biri olmamdan kaynaklı belki de…
10 şarkı var albümde 10’u da birbirinden güzel; her birinde bu cümle nasıl kurulur hayranlığı yaratan örneklerin olduğu. Afilli Yalnızlıkta mesela “Ağlayan bir kadın kadar düşman” derken gözyaşının kimi zaman ne kadar aldatıcı nasıl da iki taraflı olduğunu, Git ile aslında başından sonuna bir çok şeyi ama en çok da gerçeğe laf anlatılamayacağını, Umay Umay’dan dinlemeye alışık olduğumuz Hareket Vakti’nde bir ilişkinin olmayan tarafı olmanın ağırlığını, bana alışma yakarışlarını, Ve Gülümse Şimdi’de bir adamın nasıl içten nasıl derinden “bebeğim” diyebileceğini, her şeye rağmen, en acı ayrılık anlarında dahi karşısındakinin gülümseyebilmesini isteyebilmenin aslında bazı şeylerden çok daha önemli olduğunu, Bu Kez Anladım’da çok şey yüklediklerimizin bazen tam da tersi olduğunu aslında zihnimizde yarattığımızın gerçekten çok uzak olduğunu o yüzden de her seferinde belki diye başlayanların değişmeyenlerden ibaret kaldığını, Kim Dokunduysa Sana Ona Git’te aldatılmanın dayanılmaz acısına gururun ve karakterin ilaç oluşunu dinledim ben.
Belki Bir Gün Özlersin’de içten içe bir inşallah buldum, benim gibisi olmayacak bundan sonra, bambaşka bir yerde, bambaşka bir şehirde bambaşka birinin yanındayken ben geleyim aklına dileği duydum, bitirilmiş bir şeylerin ardından böyle bir istek neye yararsa… Kalan Sağlar Senin Olsun’da bir kabulleniş ve konuşmayı reddediş halleri gördüm. Unut Gittiğin Bir Yerde’de ise benim için albümün kilit cümlesi var, üstüne hiçbir şey diyemeyeceğim, bu son sözdür dediğim: Tam karşıya geçerken bıraktığın o el benim, daha ne olsun… Dayan Yalnızlığım’la “Mutlu muyduk ki, sade nefes aldık” soruları soruldu, cevapları saklı kaldı… Albüm bitti CD dönmeye devam etti, sonra belki ek belki yeni bir şarkı başladı, sürpriz niyetine... Dün gece seni gördüm rüyamda, ağlayarak uyandığım tek hatırladığım; Nerdesin ve ne yapmaktasın şimdi, ben hala seni söylüyorum… Sanki bir gün tesadüfen, sanki bir gün tesadüfen… Telefonlara ben baktım gittiğinden beri, ben özledim en çok seni, nerdesin ve ne yapmaktasın şimdi, ben hala seni söylüyorum… Sanki bir gün tesadüfen… İlk dinlediğimde bu şarkıyı ya da eki bilmiyorum nasıl adlandırmak gerekiyor gerçekten tesadüftü, bir anda bir şey başladı, devam etti, bitti… Sonra google’a Emre Aydın yazıldı, ne var ne yoksa incelendi. 6. Cadde şarkıları indirildi onlar da dinlendi, hala dinleniyor… Emre Aydın_Sen Anlarsın diye bir şarkı buldum sonra bir gün, ses biraz farklıydı, amatör kayıt olduğundan belki dedim defalarca dinledim hala her dinleyişimde içime işler çünkü beni yaşadığım şeylere gönderi yapan şarkılar değil sadece üstüne hikayeler yazabildiklerim etkiler bir üst paragrafta adı geçen 10 şarkıdan çoğunda olduğu gibi… nasıl basit ama bir o kadar da güzel bir şarkı, hiç profesyonel kayıt yapılmasın bu şarkı hep böyle kalsın… Sonradan, çok sağlam bir kaynaktan, İlker’den öğrendim evet bu şarkı Emre Aydın’ın değilmiş… Kiminse ağzına sağlık… Dinlemeyenler için…

Sonra şiirlerini okudum Emre Aydın’ın, yazdığı tek bir şeye kötü diyemedim. Yazıyı çok eleştiren biri olmama rağmen… Demek ki benim tadımda bir şeyler var bu kalemde…
Bu arada üçüncü klibini çekmiş; Afilli Yalnızlık, Kim Dokunduysa Sana Ona Git’ten sonra “Git”e çekmiş… Yine Şebnem Dönmez oynamış, yine güzel bir video olmuş, izlemeyenlere :)

20 Eylül 2007 Perşembe

Herkes Şanslı Doğmuyor, Doğmuyorrr, Niyee??

Bu sabah her sabahki gibi okurken gazeteyi sol tarafta "Asfalt Necla" başlığı dikkatimi çekti. bu başlık sadece Ereğlililerin dikkatini çeker çünkü biz doğduğumuzdan beri bu isimle büyüdük, bu işi yapan birinin bile kıyısından köşesinden saygı duyulabilirliğini onunla öğrendik. Kaç sene oldu bilmem aşağıya linkini koyacağım yazıdaki gibi hiç değişmedi "Asfalt Necla" her gün hep aynı şekilde hep aynı yerde ama hep başka kişilerle... Ereğli terminolojisidir "Asfalt Necla", zamanında ITU'de Ereğlililerden oluşan bir basket takımının adı bile olmuş... Başı önünde bir fotoğrafı olmamıştır hiçbir zaman gazetelerde ya da gözlerine siyah bant çekilen... Düşündeki hayat değildir kuvvetle muhtemel yaşadığı, ayağındaki kadınlığı ile gurur duyan hatunların yüksek topuklu ayakkabıları da değildir; beyaz soket çoraplarıdır ama bembeyaz... Kendi içinde olmazsa olmazları vardır, değerleri belki bir yerlerde beyazım aslında ben mesajı saklıdır o soketlerde... Kendisi ve hiçbir yerde anne adı zikretmeyen çocukları dışında kimsenin bilemeyeceği... Ben daha fazla anlatmayayım zira Milliyet bloggerlarından Ereğli'de yaşayan biri çok güzel anlatmış....